Translate

3 Mayıs 2016 Salı

İngiltere’de hekimler neden grevde?

İngiliz hekimler, İngiltere tarihinde bugüne kadar görülmedik yaygınlıkta bir grev dalgası başlattılar. İngiliz Tabipler Birliği (British Medical Association) ve Genç Hekimler (Junior Doctors) tarafından örgütlenen grev, aynı zamanda İngiltere’de bir işkolunda, bu işkolunun “tamamını” kapsayan ilk grevdir.


BU GREV BİZİM BİLDİĞİMİZ “GREVLERDEN” DEĞİL

İngiliz hekimlerin grevi, Türkiye’de son on yıllarda tanık olduğumuz “grevlerden” oldukça farklı. Türkiye’de sağlık işkolunda örgütlenen “grevler” daha çok kamu sağlık kurumlarında çalışan emekçilerin “bir bölümünün” iş bırakması biçiminde gerçekleşiyor ve sağlık hizmetini “tamamen” durdurmuyor (kuşkusuz sağlıkçıların grevlerinde acil hizmetler verilecektir, bundan bahsetmiyoruz). Greve katılmayan sağlıkçılar rutin hizmetleri üretmeye devam ediyorlar. Bunun nedeni grevi örgütleyenlerin işyerinde hizmet üretimini “gerçekten” durdurmak için bir tedbir almaması. Grevi örgütleyenler kendilerini yalnızca grev ilan etmekle yükümlü hissediyorlar. Greve isteyen katılıyor, istemeyen katılmıyor.

Diğer yandan bu ilginç “grev” tarzı pek eleştirilmiyor ve sanki grev böyle bir eylemmiş gibi kabulleniliyor. Oysa yaşadığımız coğrafyada sınıf mücadelesinin, dolayısıyla bu mücadelenin en önemli araçlarından biri olan grevlerin yüz yılı aşkın bir tarihi vardır. Tersane grevlerinden, DİSK’in 1970’li yıllarda yalnızca işyerlerinde üretimi değil, en azından büyük şehirlerde “bütün” yaşamı durdurduğu grevlere uzanan bir tarihe sahip olan Türkiye İşçi Sınıfı, grevin ne olduğunu ve “nasıl yapılacağını” çok iyi bilmektedir. Ancak son on yıllarda sola ve işçi sınıfı hareketine egemen olan “liberal” anlayış, her şeyin olduğu gibi grevin de içini boşaltmayı başarmış, işçi sınıfının en etkili silahlarından biri olan grevi sıradanlaştırmış ve değersizleştirmiştir.

İNGİLİZ HEKİMLER NEDEN GREVDE?

İngiltere’de hekimler, neoliberal İngiliz hükumetinin kendilerine dayattığı yeni sözleşmeye karşı greve çıkmıştır. Hükumet tarafından dayatılan yeni sözleşme, İngiliz Ulusal Sağlık Hizmeti’nde (National Health Service – NHS) çalışan hekimlerin iş yüklerini büyük ölçüde arttırırken, çalışma saatlerini uzatmakta, dolayısıyla dinlenme zamanını kısaltmaktadır.

Hekimler çalışma saatlerinin uzatılmasına, bu durumun sundukları hizmetin niteliğini olumsuz etkileyeceği gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Hafta sonu tatilinin kaldırılması ve hekimlerin haftada 7 gün, “gece – gündüz” çalışmaya zorlanması, hükumetin iddia ettiği gibi “hafta sonu ölümlerini” azaltmayacak, aksine hekimlerin iş verimini ve hizmetin niteliğini düşürerek, mesleki hataları arttıracaktır.

Öte yandan hükumetin hekimlere haftada 7 gün çalışmayı dayatan yeni sözleşme için, “İngiltere’de mesai saatleri dışında ve hafta tatillerinde ölümlerin daha yüksek olduğu”  gerekçesi hiçbir bilimsel kanıta dayanmamaktadır ve tamamen temelsizdir.  

ASIL DERT BAŞKA

Aslında hükumetin Ulusal Sağlık Hizmeti’nde mesai saatlerine ilişkin değişiklik önerisinin altında, hükumetin sağlık hizmetlerini “özelleştirme” niyeti yatmaktadır.

İngiliz kapitalizminin İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında İngiltere’de emekçilerin sosyalizme yönelmelerini engelleme planının bir parçası olarak, kapitalist düzen içinde de sağlık sorunlarının çözülebileceği yanılsamasını yaratmak amacıyla uygulamaya koyduğu sosyalleştirme uygulaması, reformların toplumsal eşitsizliklerin kaynağı olan özel mülkiyete hitap etmemesi nedeniyle kısa sürede başarısızlığa uğramıştır.

Ulusal Sağlık Hizmeti’ne ilk kapsamlı eleştirilerden biri Black Raporu’dur. Rapor, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesinin ve herkese sağlık hizmetlerine eşit, ücretsiz erişim sağlanmasının “kapitalizm” koşullarında sağlıkta eşitsizlikleri azaltmaya hizmet etmediği kanıtlarıyla ortaya konmuştur. Yine J. T. Hart tarafından tanımlanan “tersine hizmet yasasında”, kapitalist toplumda sağlık hizmetlerinden, bu hizmetlere en az gereksinim duyanların en çok yararlandığı gösterilmiştir. Bu nedenle sosyalist ülkelerde toplumun sağlığına önemli katkılarda bulunan sosyalleştirme uygulaması, kapitalist toplumlarda sağlık sorunlarının çözümüne hizmet edememektedir.

Sosyalleştirmenin başarısızlığı sosyalistler tarafından sosyalleştirmenin yalnızca sağlıkla “sınırlı” kalması ve yaşamın diğer alanlarına yaygınlaştırılmamasına, sorunların kaynağı olan kapitalist üretim tarzına hitap etmemesine bağlanırken, sermaye sosyalleştirmeyi devletin toplumsal ve ekonomik yaşama müdahalesi olarak görmüş ve sosyalleştirmenin bu nedenle başarısız olduğunu iddia etmiştir. Buradan hareketle sosyalistler bütün yaşamın sosyalleştirilmesini savunurken, sermaye sosyalleştirmenin kaldırılarak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasalaştırılması gerektiğini savunmuştur.

Sosyalizmin çözülmesi ve işçi sınıf hareketinin gerilemesi, sermayenin sosyalleştirmeye karşı saldırılarını arttırmasına zemin olmuş, sermaye İngiltere’de 1988’den itibaren Ulusal Sağlık Hizmeti’nde “reform” talep etmeye başlamıştır. Sermaye sağlık sorunlarının sağlık hizmetlerinin genel vergilerden finanse edilmesi ve devlet tarafından sunulmasından kaynaklandığını öne sürerek, sağlıkta özel sektöre izin verilmesini talep etmiştir. Bu talebini Ulusal Sağlık Hizmeti’nin devletten bağımsız, “özerk” bir kurum haline getirilmesi talebi ardına gizlemiştir. Böylece Ulusal Sağlık Hizmeti, özel sağlık sektörüyle “ortak” girişimlere girebilecek (kamu – özel ortaklığı) ve sağlık hizmetlerinin niteliği iyileştirilebilecektir.

BUGÜNE NASIL GELİNDİ?

2005 yılında neoliberal politikacılar Ulusal Sağlık Hizmeti’ni “doğrudan demokrasi” talebiyle “modernize etme” (daha doğrusu özelleştirme) girişiminde bulunmuşlardır. Ulusal Sağlık Hizmeti’nin yarım yüzyıldan uzun süredir “devlet tekelinde” bulunmasının ve “merkezi” olarak yönetilmesinin “demokratik” olmadığını öne süren neoliberaller, Ulusal Sağlık Hizmeti’ni “bozuk makine” olarak tanımlamışlardır.

Neobileraller bu girişimlerde bulunurlarken, sürekli olarak Ulusal Sağlık Hizmeti’nin yetersizliklerini ve bu yetersizlikler nedeniyle toplumun hoşnutsuzluğunu sömürmektedir. Benzer bir filmi Türkiye’de de izlediğimiz (yaşadığımız) için, önce kamu kurumlarının nasıl işlemez hale getirildiğini, sonra yeniden işletilebilmesi için “özelleştirmenin” bir çözüm olarak sunulduğunu çok iyi biliyoruz.

İngiltere’de sağlık hizmetlerini özelleştirme ve piyasalaştırma girişimlerinin son halkası 2012 yılında Sağlık ve Sosyal Bakım Yasası’ndan, devletin kapsamlı ve evrensel sağlık bakımı sunma yükümlülüğünün kaldırılmasıdır. Bu yükümlülük hafifletilerek yerel yönetimlere devredilmiştir. Böylece yerel yönetimler sunulan sağlık hizmetlerinden dilediklerini kaldırmak ve/veya bu hizmetleri ücretlendirmek yetkisiyle donatılmışlardır.

Yasa aynı zamanda Ulusal Sağlık Hizmeti’ni Avrupa Birliği’nin “rekabet yasalarına” açık hale getirmiş ve özel sektörün yerel yönetimlere bırakılan hizmetlere talip olmasının önünü açmıştır. Böylece “zarar eden” hastaneler özel sektöre satılabilecektir.

Daha sonra özelleştirme atakları birbiri ardına gelmeye başlamıştır. Önce sağlık bakımı sisteminin “çok parçalı” olduğu ileri sürülerek, tanımlanmış bir nüfusun bütün bakım gereksinimlerini kapsayan tek bir sistem önerilmiştir. Böylece bütün bakım hizmetleri için “hizmet sunucularla” tek bir sözleşme yapılabilecektir. Bu şekilde belli alanlarda bakımın özendirilmesi için “bonus” ödemeler yapılabilecektir. Sözleşmeler belli bir zaman dilimiyle sınırlı olacak ve hizmet sunucular arasında “rekabet” özendirilecektir. Yani coğrafi bölgeler, sağlık hizmeti alanları olarak özel şirketlere satılacaktır.

Sağlık bakımı ile sosyal bakımın “bütünleştirilmesi” ve bütün yetkilerin “yerel” yönetime devri için Manchester pilot bölge seçilmiştir. Böylece İngiltere’nin bir bölgesinde devletin sağlık alanında üstlendiği bütün yükümlülükler, özel “bir” şirkete devredilmektedir. Diğer bir deyişle neoliberallerin itiraz ettiği “devlet tekeli”, yerini “özel tekele” bırakmaktadır. Oysa neoliberaller sağlık sorununun Ulusal Sağlık Hizmeti’nin “rekabete kapalı bir tekel” olmasından kaynaklandığını ileri sürmekteydi. Şimdi ise “özel tekelin” sorunları çözeceğini vaat etmektedir.

Bugün genç hekimlere dayatılan yeni sözleşme, yukarıda özetlenen sağlık hizmetlerini özelleştirme ve piyasalaştırma girişimlerinin son halkasıdır. Yıllardır yetersiz finanse edilen Ulusal Sağlık Hizmeti yurttaşlara hizmet sunamaz hale getirilmiş, tepeden yeniden yapılandırmalarla örgütsel yapısı mahvedilmiş, özel mali inisiyatiflerle sakat bırakılmıştır. Dünyanın en büyük beşinci işvereni olan Ulusal Sağlık Hizmeti, 30 yıllık bir süreçte adım adım çökertilmiştir. Aynı Türkiye’de SSK’nın ve Sağlık Bakanlığı’nın çökertildiği gibi.

Yine ironik gelişmelerden biri, bütün bu girişimlerin sağlık hizmetlerinin hızla yükselen maliyetlerini azaltmak, yurttaşlara daha ucuza, daha nitelikli hizmet sunabilmek adına yapılıyor oluşudur. Oysa 2016 yılında The Guardian gazetesi Sağlık Bakanlığı’nın bir taslak raporunu ele geçirmiş ve önerilen yeni sözleşmenin yılda “ilave” 900 milyon sterline ve 11 bin yeni personele mal olacağını yayınlamıştır. Dahası Bakanlık raporda hafta sonları sağlık kurumlarında konsültan hekim bulundurmanın ve tanı testleri yapılabilmesinin mortaliteyi azaltmaya ve hastanede kalma süresini kısaltmaya katkıda bulunacağına ilişkin “kanıt” olmadığını da kabul etmektedir. O halde bu girişimin motivasyonu “ekonomik” değil, tamamen “ideolojiktir”. Yeni sistem İngilizlere eskisinden daha pahalıya mal olacak, sağlıklarına bir katkı sağlamayacak, fakat bunlara karşılık hizmetler devlet yerine özel sektör tarafından sunulacaktır. Diğer bir deyişle Nasrettin hoca gibi yumurtalar boyanarak satılıp, “boyadan” kar edilecektir.

LİBERAL (KİMLİKÇİ) SOLUN İHANETİ

Bunların hepsi 1980’lerden beri tanık olduğumuz “şok tedaviler” olarak tanımlanmaktadır. Önce kamu hizmetleri çökertilir ve istikrarsızlaştırılır, bütün toplumun bu hizmetlerden yaka silkmesi sağlanır, daha sonra sorunlara çözümün tek çaresi olarak “özelleştirme” sunulur. Ardından özel sektörün akbabaları gelir ve çökertilen kamusal hizmetten arta kalan etleri ve kemikleri toplarlar.

Fakat aslı sorun bu tezgahın dünyanın her yerinde “aynı” şekilde sahneye konması değildir. Sorun dünyada ilk kez Şili’de sahneye konan bu oyunun ancak askeri bir darbeyle oynanabilmesine karşın, günümüzde sermayenin askeri darbelere gereksinim kalmadan oyununu rahatça sahneleyebilmesidir. Hem de toplumun “rızasını” alarak.

Bunda (toplumun rızasını üretmekte) sol içindeki “liberallerin” ihanetinin çok büyük rolü vardır. Sosyalizmin çözülmesinden sonra toplumsal muhalefet eksenini “sınıf” ekseninden çıkartan liberal sol, toplumsal mücadeleyi “kimlik sorunlarına” kilitleyerek sermayeye “alan açmıştır”. Sermayenin özelleştirme hamlelerinin “sınıfsal” ve “ideolojik” içeriğini gizlemesine yardımcı olan liberal sol, Syrizacılık ve Podemosçuluk gibi akımlarla işçi sınıfının ve toplumun muhalefetini “düzen” sınırlarına hapsederek, sermayenin planlarını askeri – faşist darbelere “gerek” kalmadan uygulayabilmesine hizmet etmiştir.


Bu bağlamda günümüzdeki liberal solun ihaneti, İkinci Enternasyonal içinde savaş bütçelerini onaylayan sosyal demokratların ihanetine çok benzemektedir. Ancak nasıl İkinci Enternasyonal devrimciler tarafından tarihin çöplüğüne atılarak yerini Komünist Enternasyonal’e bıraktıysa, Syrizacılar, Podemosçular ve diğer liberal kimlik solcuları da bu çöplükteki yerlerini alacaklardır. İngiltere’deki grev bunun müjdecilerinden biridir.

Akif Akalın


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder