Translate

14 Mayıs 2022 Cumartesi

Egemen ideoloji, egemenlerin ideolojisidir

 


Geçtiğimiz günlerde Taylan Kara’nın “Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme” dizisinin dördüncü cildi Bulut Yayınları’ndan yayınlandı ve okurlarına ulaştı.

 

Geçen yılın sonuna doğru Yurtseverlik.com’da yayınlanan Genetiği Değiştirilmiş Sol başlıklı makalemizde Kara’nın kitap dizisinin ilk üç cildinden, özellikle “sosyal nanoteknoloji” kuramından örnekler vermiştik. Kara dördüncü ciltte de sermayenin sol düşünceyi nasıl kuşatma altına alarak kendi gereksinimleri doğrultusunda şekillendirdiğini, iğdiş ettiği sol düşünceyi işçi sınıfı için toplumsal kurtuluş mücadelesinde bir kılavuz olmaktan nasıl çıkardığını  anlatıyor.

 

 

MARX BU KADARINI KASTETMEMİŞTİ

 

Muhtemelen kültürlü okurlarımız, Marx’ın zaten Alman İdeolojisi’nde egemen sınıfın düşüncelerinin bütün çağlarda egemen düşünceler olduğunu, toplumun maddi güçlerini yöneten sınıfın, aynı zamanda entelektüel güçlerini de yönettiğini ve maddi üretim güçlerini elinde tutan sınıfın aynı zamanda zihinsel üretimi de denetlediğini yazdığını, Taylan Kara’nın “yeni” bir şey söylemediğini düşüneceklerdir.

 

Doğrudur. Kara’nın iddiası Alman İdeolojisi’nde ve daha sonra birçok Marksist yazarın çalışmalarında ayrıntılı biçimde ifade edildi. Sermaye ideolojisinin, üretimin sosyal ilişkilerinde aile, eğitim ve sağlık kurumları da içinde hayatın bütün alanlarındaki insan ilişkilerinde kendisini nasıl “yeniden ürettiğini” çok iyi biliyoruz.

 

Ancak Taylan Kara bunların çok ötesine geçerek, günümüzde sermaye ideolojisinin, sermaye egemenliğini “yıkmak” amacıyla örgütlenmiş kurumlarda kendisini nasıl “yeniden ürettiğini” gösteriyor, ki Marx, Alman İdeolojisi’nde çağa egemen olan düşünceler egemen sınıfın düşünceleridir derken herhalde bu kadarını da kastetmemişti.

 

Gerçekten de bugün sermaye ideolojisi, adlarında komünist, sosyalist, sol, devrimci, işçi, sosyal veya halk olan partilerde, emekten yana olduklarını iddia eden sendika ve meslek örgütlerinde, dergi çevrelerinde ve derneklerde her gün “yeniden üretiliyor”. 

 

FABRİKA VE BÜRODA “HUZUR”

 

Taylan Kara’ya göre son on yıllarda “düşünce” dünyasında (1) yaygın akılsızlaşma, aklın küçümsenmesi ve akıldışılığın büyütülmesi, (2) dogmalara eğilim, yaygın ve sistematik bir dinselleş(tir)me, siyasette ve toplumda doğaüstü referansların merkeze konması ve (3) dinin siyasallaşması şeklinde özetlenebilecek bir “dönüşüm” yaşandı ve müslümanlar “islamcılaşırken”, Marksistler “liberalleşti”.

 

Yazar bu dönüşümün “kendiliğinden” olmadığını, “fabrika ve büro huzuru için” sermayenin bilinçli, planlı ve ısrarlı çabaları (sol jargonla ardıcıl mücadelesi de diyebilirsiniz) sonucu gerçekleştiğini savunuyor.

 

Kendisi de bir devrimle (Fransız İhtilali), aristokrasiyi devirerek iktidara gelen sermaye sınıfı, devrimciler yok edilse bile devrimci düşüncelerin asla yok edilemeyeceğini bizzat kendi pratiğinden bilmektedir. O halde sermaye sınıfı aristokratların kaderini paylaşmak, iktidarı işçi sınıfına kaptırmak istemiyorsa, tek tek devrimcilerle uğraşmaktan çok “devrim düşüncesini” ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.

 

SERMAYENİN SOL İÇİNDEKİ TRUVA ATLARI

 

Kara’ya göre her düşüncenin üzerinde yükseldiği bir “kavram seti” vardır ve bunları kontrol eden düşünceyi, dolayısıyla bu düşünceden etkilenen insanları ve hareketleri de kontrol edebilir. Marksist düşüncenin temel varsayımlarının kabaca, tarihin motorunun sınıf savaşımı (günümüzde emek – sermaye çelişkisi) ve devrimci öznenin dünyayı veya zihinden bağımsız olan nesnel gerçekliği anlayabileceği ve dünyayı değiştirebileceği olduğunu savunan Kara, sermayenin bu temellere saldırarak sol düşünceyi iğdiş ettiğini savunuyor.

 

Sermaye sınıfının ideologları, ortalama bir solcunun Marksizmin temel varsayımlarına “sağdan” gelecek eleştirileri ciddiye almayacağını bilecek kadar zekidir. Oysa bu eleştiriler “truva atları” ile solun içinden geldiğinde çok daha etkili olacaktır. Örneğin hiçbir solcu, bir sağcının sınıf mücadelesini reddetmesini ciddiye almaz. Fakat “akrabası” sandığı Foucault’nun “ortada bir proletarya – burjuvazi mücadelesi yok, herkesin birbiriyle savaşıyor” veya Baudrillard’ın “proletarya gerçek bir sınıf değil” demesinden muazzam etkilenir.    

 

Kuşkusuz “sınıf” kavramını rafa kaldırmak tek başına yeterli değildir. Solcuların eline toplumsal yaşamda gizlenmeleri mümkün olmayan çelişkileri, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri “açıklayabilmeleri” için yeni kavram setleri vermek gerekir. Ancak “sınıfın” yerine gelecek yeni kavram(lar)ın, sermayenin sınıfsal egemenliğini de tehdit etmemesi gerekir.

 

Son yıllarda sermayenin yine truva atları ile sol içine yerleştirdiği ırk, toplumsal cinsiyet ve etnisite gibi kavramlar, sermaye egemenliğini tehdit etmeyen kavram setleridir. Artık solcular çelişkileri “emek ile sermaye” arasında değil ırklar, cinsiyetler ve etnik gruplar arasında arayacaklardır. Sınıf mücadelesi kimlik mücadelesine, emek-sermaye çelişkisi kadın-erkek çelişkisine, sermayenin tahakkümü patriarkanın tahakkümüne dönüştürülecektir. Sermaye tahakkümü patriarka tahakkümünün ardına gizlendiğinde, solcuların partiarkaya karşı mücadelesi hoş görülebilir hatta cömertçe fonlanabilir.  

 

DÜNYAYI DEĞİŞTİREMEZSİN, KENDİNİ DEĞİŞTİR

 

Sol kavram setinin sermaye açısından en tehlikeli diğer ögesi “dünyanın değiştirilebileceği” düşüncesidir. Sermaye için “başka bir dünyanın mümkün olduğu” düşüncesinden daha tehlikeli bir düşünce yoktur.

 

Neden? Çünkü bugün içinde yaşadığımız dünya,  yüzde bir bütün servetin yüzde 56’sına el koyarken, yüzde 55’in servetin sadece yüzde 1’ini paylaştığı, akıl almayacak kadar “adaletsiz” bir dünyadır ve her an bir yerden insanlar arasında servetin daha adil dağıtılması talebi patlayabilir.

 

İnsanlar bu durumun “doğal” veya “normal” olduğuna inandırılabilirse, kimse mevcut servet paylaşımındaki adaletsizliği sorun etmeyecektir. Fakat bu hiç de kolay değildir. Din kurumu dahi insanları dünyadaki adaletsizliklere bir dereceye kadar razı edebilmektedir.

 

İşte tam da bu noktada K. Popper, “yeryüzünü cennete çevirme çabaları her zaman ortaya cehennemi çıkartır” diyerek Foucault’nun yanında yerini alır ve sermayeyi büyük bir dertten kurtarır. Tamam, içinde yaşadığınız düzen pek de iyi bir düzen değildir, fakat her zaman gelen gideni aratır ve bu düzenin yerine getireceğiniz yeni düzen daima bugünkünden çok daha beter olacaktır.  

 

Tabii, Popper’ın düşüncesi bu haliyle bırakılırsa insanları depresyona sokar. O halde nasıl solculara çelişkileri açıklayabilmeleri için “sınıf” yerine ırk, toplumsal cinsiyet ve etnisite gibi yeni kavramlar verildiyse, insanlara da içinde bulundukları umutsuz durumdan kurtulabilmeleri için değiştirebilecekleri bir şey verilmelidir: “kendileri”!

 

Evet, dünyayı değiştirmeye kalkmak iyi bir fikir olmayabilir, ama “kendinizi” pekala değiştirebilirsiniz. Örneğin sağlıklı beslenmek istiyorsanız gıda tekellerini dize getirmek belki hayal olabilir, fakat neden yoğurdunuzu evde yapmayasınız? Kim mutfağınızda ekşi maya ekmek yapmanızı engelliyor? Sizin sigarayı bırakmanız, tütüne karşı toplumsal mücadeleden daha kolay değil mi? Evet, kapitalizm doğayı kitletiyor, ama önce siz evinizdeki atıkları ayırın!

 

Böylece bilincinde “düzenin asla değişmeyeceği” yargısı inşa edilen insan, sosyalist öğretinin “adaletsiz düzene karşı çıkma” önerisini “anlamsız” bulacak ve enerjisini “düzene daha iyi uyum sağlama” yönünde kullanmayı tercih edecektir.

 

TAYLAN KARA NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

 

Bugün solun eleştirilere her zamankinden çok daha kapalı olduğunu, değil Taylan Kara’nınkiler gibi “acımasız” ve “sert” eleştirilere, en küçük hatasının bile yüzüne vurulmasına tahammül gösteremediğini biliyoruz. Yine bugün sol içinde, 1980’li yıllar öncesinde neredeyse rutin hale gelmiş olan ideolojik / kuramsal tartışmalara rastlayabilmek de olanaksız. Herkes birbirine kulaklarını tıkamış, yalnız “önüne” bakıyor.

 

Dahası nüfusu 85 milyona dayanmış bir ülkede “sola” hitap eden bir kitabın en çok bin adet basılabildiği ve bu bin kitabın bile yıllarca raflarda kaldığı, sola hitap eden kitapların “solcular” tarafından okunmadığı bir dönemden geçiyoruz.  

 

Böyle bir ortamda Taylan Kara’nın, kendi ifadesiyle “toplumda özellikle sömürülen sınıflara hakim olan düşünsel belirsizliği ve oryantasyon bozukluğunu bir nebze olsun azaltmayı”, sömürülenlere içinde bulundukları “ideolojik kuşatmayı göstermeyi” amaçlayan çabası takdir edilmelidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder