Her gün ekranlarda haklarını arayan emekçilerin ters kelepçelerle gözaltına alındığını izleyen, işçi cinayetlerine kurban gidenlerin kanının yerde kaldığını gören birçok insan, ideoloji kokan bu soruya, tereddütsüz “sermaye” yanıtı verecektir. Oysa son yıllarda Türkiye’de asıl güçlü olanın sermaye değil, işçi olduğunu apaçık ortaya seren bir deneyim yaşanıyor. Hem de hepimizin gözleri önünde...
Türkiye 21. yüzyıla şimdiye kadar hiç karşılaşmadığı, yepyeni bir sorunla girdi: doğumlar azaldı!
Yıllardır süren aile / nüfus planlaması tartışmaları, doğum kontrolü çalışmaları, hatta bir dönem kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının şiddetli eleştirilerine rağmen pratisyen hekimlere kısa süreli eğitimlerle vakum kürtaj yapma yetkisi verilmesi filan bir anda buharlaşıverdi.
2001 yılında 2,38 çocuk seviyesinde olan toplam doğurganlık hızı (bir kadının doğurganlığı döneminde sahip olduğu ortalama çocuk sayısı - TDH) hızla, tepetakla düşüyordu. Gerçi TDH, hala nüfusun kendisini yenileme oranı olan 2.1’in üzerindeydi ve nüfus artmaya devam ediyordu, yalnızca “artış hızı” azalmıştı, fakat 2017 yılında TDH 2,08’e düşünce, sermayenin etekleri zil çalmaya başladı.
2017 yılında 57 ilde TDH 2,10’un altında kalmıştı. İşçi sınıfı, emekçiler artık eskisi gibi çocuk doğurmuyorlardı! Sermayenin etekleri zil çalıyordu, çünkü bugün doğacak çocuk, yarın sermayeye emek-gücünü satacak işçi demekti. Eğer insanlar çocuk doğurmazlarsa ileride piyasadaki emek-gücünü satacak işçi sayısı azalacak, emek-gücü fiyatı artacaktı. İşçilerin, emekçilerin bir an önce eskisi gibi geleceğin işçi adaylarını doğurmaya ve yetiştirmeye başlamaları gerekiyordu.
Elbette işçileri yeniden çocuk doğurmaya başlamaları için ikna etme görevini, “sermaye sınıfının ortak işlerini yürüten komite” olan hükumet üstlenecekti. Hükumet hızla harekete geçerek işçileri ve emekçileri çocuk yapmaya teşvik etmek için tedbirler almaya başladı.
İŞÇİNİN ÇOCUK YAPMASI BEKA SORUNUDUR
Hükumet öncelikle işçilerin ve emekçilerin eskisi gibi çocuk sahibi olmamalarını bir “beka sorunu” veya “varoluşsal tehdit” olarak tanımladı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Türkiye'nin doğurganlık hızının gerilemesini bir “milli güvenlik meselesi” olarak ilan etti. En yetkili ağızlar işçilere ve emekçilere, “en az 3 çocuk” (kimileri 5 çocuk) çağrısı yapmaya başladılar. Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda insanları ikna etmesi için özel olarak görevlendirildi.
Ancak hükumetin bütün girişimleri boşa çıktı ve TDH her yıl daha da azalarak, 2025 yılında 1,42 çocuk düzeyine kadar geriledi. 2001 yılında 1 milyon 323 bin bebeğin doğduğu Türkiye’de, çeyrek asır sonra yalnızca 895 bin bebek doğmuştu. Bu kabaca, 2040 yılında piyasaya girecek emek-gücü sayısında 430 binlik bir azalma demekti. 2025 yılında TDH 2,1 çocuk altında olan il sayısı 76’ya yükselirken, 1,5 altında kalan il sayısı da 4’ten 59’a çıkmıştı.
Hükumet, 2025 yılını “Aile Yılı” olarak ilan etti. Başta Aile Bakanlığı olmak üzere birçok kurum ve kuruluş çeşitli farkındalık ve destek kampanyaları yaptılar. “Aile ve Gençlik Fonu” 81 ilde yaygınlaştırıldı. Fakat işçiler ve emekçiler “sanki aralarında sözleşmişler gibi” çocuk yapmamakta ısrar ediyordu. Bu işin “hamasetle”, “dini telkinlerle”, “ucuz laflarla” olmayacağı anlaşılmıştı. Sonunda hükumet “kesenin ağzını açmak zorunda kaldı”.
PAMUK ELLER CEBE GİDİYOR
Bir Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile Aile ve Nüfus On Yılı (2026-2035) ilan edildi. Genelge, evliliği teşvik, çok çocuklu aile desteği, çocuk sahibi olmayı kolaylaştırma, kırsal nüfus kaybının önlenmesi gibi hedefler içeriyordu. Aile kurumunu güçlendirme odaklı geniş politika çerçevesi çizilmişti. Tedbirler mali teşvik + izin/çalışma kolaylığı + kültürel vurgu kombinasyonuna dayanıyordu.
Önce ilk çocuk için tek seferlik 5.000 TL, ikinci çocuk için aylık 1.500 TL, üçüncü ve sonraki çocuklar için 5 yaşına kadar aylık 5.000 TL nakit destek getirildi. Daha sonra bu miktarlara ciddi artışlar yapıldı. Evlenecek gençlere (25 yaş altı) 250 bin, 26 – 29 yaş arası 200 bin TL’ye kadar faizsiz kredi, çocuk sahibi olunca borca erteleme getirildi. Evlilik hazırlıklarında indirimler paketi sunuldu.
Anneler için doğum izni 24 haftaya çıkarıldı. Koruyucu ailelere izin hakkı tanındı. Ebeveynlere çocuk 6 yaşına gelene kadar yarım zamanlı çalışma hakkı getirildi. Esnek/uzaktan çalışma teşviki sunuldu. Ayrıca sosyal konutlarda çok çocuklu ailelere öncelik, aile danışmanlığı, eğitim programları uygulamaya kondu.
Elbette bu tedbirlerin işçilerin ve emekçilerin önümüzdeki yıllarda çocuk yapma kararları üzerine belli bir etkisi olacaktır, fakat ekonomik koşullar (konut, bakım maliyeti, iş güvencesi vb), kadın istihdamı ve geç evlilik gibi yapısal sorunlar çözülmeden kalıcı etki yaratması pek beklenmiyor. Ancak burada bizim vurgulamak istediğimiz şey bu değil.
Hükumetin tedbir paketi, işçilere ve emekçilere gerçekten önemli kazanımlar getiriyor. Geçmişte birçok batı Avrupa ülkesinde işçiler ve emekçiler bu kazanımların çoğunu, kimilerine kan karışan uzun mücadelelerle elde edebilmişlerdi. Buna rağmen Türkiye’de 24 hafta olan doğum izni, Almanya’da 14, Hollanda , İspanya ve Fransa’da 16 hafta. Oysa Türkiye’de işçiler ve emekçiler bu “hakları” talep dahi etmeden, “armut piş - ağzıma düş” oldu. Gerçekten öyle mi oldu?
Evet, belki Türkiye’de işçiler ve emekçiler, kafa kafaya verip, “çocuk yapmayalım, bak patronlar nasıl hizaya gelip, haklarımızı verecekler” dememişlerdi. Fakat neticede çocuk yapmayarak, farkına varmadan, patronların “tekerine çomak sokmayı başarmışlardı”. Peki, işçiler kendiliklerinden, “bilinçsizce” yaptıkları bu eylemi, daha bilinçli ve örgütlü bir şekilde yapabilseler, asıl gücün patronlarda değil, kendilerinde olduklarını fark etmezler miydi?
KİM KİME MUHTAÇ?
Günlerdir özel okullarda çalışan öğretmenlerin yaşamlarını ortaya koyarak verdikleri mücadeleyi izliyoruz. Özel okul patronları, öğretmenleri “köle” gibi çalıştırıyorlar. Yaz tatillerinde işsiz kalan zavallı öğretmenler, yazı nasıl geçireceklerini mi düşünsünler, önümüzdeki yıl yeniden işe alınıp – alınmayacaklarını mı bilemiyorlar.
İnsanların çoğu, öğretmenlerin özel okul patronlarına “muhtaç” olduklarını düşünüyor, patronların “insafa gelmesini” veya devletin öğretmenleri korumasını istiyorlar. Oysa gerçekten öğretmenler mi özel okul patronlarına muhtaç, yoksa özel okul patronları mı öğretmenlere muhtaç?
Herkes öğretmeni olmayan okul olamayacağını bilir. Hatta okul demek, öğretmen demektir. Bir an gözlerinizi kapatın ve işçilerin çocuk yapmayı bırakmaları gibi, öğretmenlerin de özel okullarda çalışmadıklarını düşünün. Özel okul sahipleri ne yapar?
Sermayenin çok güçlü, yenilmez olduğuna inananlar, öğretmenlerin çalışmamalarının özel okul sahiplerinin umurunda olmayacağını, okullarını kapatıp, sermayeleriyle başka bir işe girebileceklerini düşünebilirler. Gerçekten öyle mi? Bu işler bu kadar kolay mı?
Gerçekte güçlü olan patronlar değil, işçilerdir. Patronlar “işlerini” yürütebilmek için işçilere muhtaçtır. Fakat işçilerin bu gerçeği kavrayamamaları ve karşılarına bir güç olarak çıkamamaları için ellerinden geleni yaparlar.
Bütün sorun işçinin gücünün “bilincine” varması ve bu gücü harekete geçirebilmek için “örgütlenebilmesindedir”. Peki, işçiye bu bilinci kim götürecek veya bu bilince varmasına kim yardımcı olacak? Bilinçlenen işçileri kim örgütleyerek mücadeleye sevk edecek? 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde asıl tartışılması gereken budur.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder