Translate

9 Temmuz 2013 Salı

Çağdaş toplumlarda hak alma mekanizması

 
Ahmet Mithat Efendi’nin ünlü romanı Felatun Bey ile Rakım Efendi’yi yayınlamasının üzerinden neredeyse 140 yıl geçmesine karşın “konusu” hala güncel. Çoğu Tanzimat romanı gibi bu romanda da “batılı” değerlerin yüzeysel kavranışı eleştiriliyor ve “taklitle” batılı olunamayacağı vurgulanıyordu. Daha sonra bu konuda sayısız roman, öykü, makale kaleme alındı, dersler verildi, fakat biz 21. yüzyılda da işi hala taklitle götürmeye devam ediyoruz.

Bu durum iktidarıyla, muhalefetiyle hepimiz için geçerli. Örneğin demokrasiyi sadece “sandıktan” ibaret gören iktidar, kendisini “otoriterlikle” eleştiren batıya, “ben de sizin gibi sandıktan çıktım” diyor ve batının kendisine karşı çifte standart uyguladığını düşünüyor. 
 
Bunun nedeni iktidarın burjuva demokrasisini Felatun bey gibi frak giymek sanmasıdır. Birisi “seçilmek yetmez, yargı kararlarına da uyman lazım”  dediğinde ne yapacağını şaşırıyor.
 
Muhalefetimiz de pek farklı sayılmaz. Kuşkusuz burada “majestelerinin muhalefetini” değil (onlar üzerine konuşmaya değmez) sokaktaki toplumsal muhalefeti kastediyorum. 
 
Muhalefet, hükumetin toplum aleyhine uygulamaları karşısında batılı toplumlarda olduğu gibi “demokratik” haklarını kullanarak sık sık sokağa çıkıyor. Ancak ülkemizdeki sokak gösterileri bir türlü batı ülkelerindeki gibi “sonuç alıcı” olamıyor. 
 
Dünyanın başka coğrafyalarında hükumet yıkan eylemler, Türkiye’de bırakın Bakan, Vali, Emniyet Müdürü almak, kör parmağım gözüne sokak ortasında adam öldüren bir memurun gözaltına alınmasını bile sağlayamıyor.   
 
Bu yılın başlarında Bulgar Bilimler Akademisi çalışanları, Bilim Araştırma Fonu'ndan yapılan harcamaların daha şeffaf olması için Eğitim Bakanlığı önünde çürük domateslerle gösteri düzenlemiş ve Eğitim Bakanı Sergey İgnatov’un istifasını sağlamışlardı[1]
 
Yine geçenlerde Saraybosna’da bin kadar öğretmenin düzenlediği protesto gösterisinin ardından, Bakan Damir Maryanoviç istifa etmişti[2]
 
Oysa geçtiğimiz ay boyunca Türkiye’de milyonlarca insanın meydanları doldurmasına karşın bizde tık yok... Neden acaba?
 
Nasıl iktidarımız batılı müttefiklerinden azar işitince morali bozuluyorsa, muhalefetimiz de “Bosna’da bin kişi bir gün sokağa çıkıyor hakkını alıyor, biz bir aydır direniyoruz ortada bir şey yok” diye hayıflanıyor. 
 
Çünkü nasıl iktidarımız demokrasiyi sandıktan ibaret sanıyorsa, muhalefetimiz de direnişi sokağa dökülüp slogan atmaktan ibaret sanıyor. Bosna’da yürüyen bin öğretmenin, talepleri kabul edilmezse, arkadan gelecek bir “grevin” öncülü olduğunu göremiyor veya görmek istemiyor. 
 
Felatun bey gibi yalnızca kravat takarak batılı olamayacağımızı anladığımız gün, sadece sokağa çıkıp bağırarak da hak alamayacağımızı öğreneceğiz. Batılı toplumlarda tıkır tıkır işleyen muhalefet mekanizmalarının neden bizde işe yaramadığını da anlamış olacağız.
 
Fransızca “gréve” sözcüğü aslında “kumsal” anlamına gelir. Paris’te belediye sarayı, Seine nehrinin kenarındaki kumsal üzerinde yükseldiğinden, belediye önündeki geniş meydana da “Gréve Meydanı” denmiş. 
 
Bu meydan Fransa’da kapitalizmin tomurcuklandığı yıllarda “amele pazarı” işlevi görüyormuş. Bir işçi işini yitirdiğinde “greve (Gréve Meydanı’na) gider”, orada kendisine iş ararmış. 
 
Zamanla meydan Fransız işçilerinin eylem alanı haline gelmeye başlamış. 19. yüzyılda hak arama mücadelesinin bir parçası olarak “iş bırakan” işçiler Gréve Meydanı’nda toplanmaya başlamışlar ve böylece işçilerin iş bırakma eylemine “grev” denilmeye başlanmış.
 
Ülkemizde ise “greve gitmenin” öyküsü oldukça yeni. Osmanlı döneminden itibaren işçi sınıfının güçlü bir örgütlenme ve mücadele geleneği oluşmuş olsa da, Türkiye işçi sınıfı çağdaş anlamda ilk grevini ancak 1963 yılında Kavel Kablo işçileri eliyle gerçekleştirebilmiş ve “grev hakkı” yasalarımıza ancak Kavel direnişi sonrası kabul edilen 275 sayılı Kanun ile girebilmiştir[3].
 
Gezi eylemlerinin birinci ayını doldurmuş olmasına karşın gerek Taksim Dayanışması tarafından ifade edilen[4] ve gerekse insanların sokaklarda dillendirdiği taleplerden[5] hiçbirinin kaale alınmamasının nedeni, bu taleplerin ardında yeterli sayıda insan bulunmayışı veya bizim yöneticilerimizin diğer batı ülkelerindekinden “farklı” olmaları değildir. Asıl neden, muhalefetin çağdaş toplumlarda hak almanın “gerçek mekanizması” olan grev eylemini gerçekleştiremiyor oluşudur. 
 
Milyonların “evlerinden” çıkıp sokağa dökülmesi tek başına bir anlam ifade etmez. Eylemin gerçekten anlam kazanabilmesi için milyonların Fransa’dan gelen gelenekte olduğu gibi “işlerini bırakarak” sokağa dökülmeleri gerekir. Bu durumda hakların alınması için belki de bir hafta dahi yeterli olacaktır. 
 
Bütün bunların nedeni de yine “batılı” bir değer olan kapitalizmdir. Kapitalist üretim emek sömürüsü üzerinde yükseldiğinden, egemen sınıfların varlıklarını sürdürebilmelerinin biricik koşulu çarkların dönmeye devam etmesidir. 
 
Bu nedenle egemen sınıflar ancak çarkları durdurma tehdidiyle veya çarklar durdurularak masaya oturtulabilir. Çarklar döndüğü sürece kapının önünde istediğiniz kadar bağırıp - çağırın, egemenlerin ilgisini çekemezsiniz ve sokaklarda bıyığı yeni terlemiş çakma kovboylarla veya iktidarın eli satırlı paramiliter güçleriyle cebelleşmek zorunda kalırsınız.
  
Sokakları doldurmak önemli, fakat “başarı” için sokağa nereden çıkıp geldiğiniz daha önemli.        



[1] http://garbiyar.com/haber-52205-curuk-domates-eylemi-egitim-bakaninin-istifasini-getirdi.html
 
[2] http://www.radikal.com.tr/dunya/ogretmenlerin_maas_protestosu_bakani_istifa_ettirdi-1134574
 
[3] http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/kavel-direnisi-47-yilinda-haberi-23353
 
[4] http://taksimdayanisma.org/?lang=en
 
[5] Toplum Taksim Dayanışması’nın talepleri dışında hükümetin istifa etmesini de talep etmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder