Translate

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Gezi, sol, sosyalizm...

 
Gezi Direnişi üzerinden bir ay geçti ve son birkaç hafta içinde Direniş üzerine daha derli toplu değerlendirmeler gelmeye başladı. Kuşkusuz herkes olayları kendi penceresinden ve bazen görmek istediği şekilde yorumlamak eğiliminde. Belki daha “nesnel” yorumlar için henüz çok erken, fakat bazı yazarlar kişisel özlemlerini “nesnellik” gibi gösteriyorlar.


Bu yazarlara göre sol veya sosyalizm gibi kavramlar aslında on dokuzuncu yüzyılın kavramları. Bu kavramlar belki yirminci yüzyılda da bir anlam ifade ettiler fakat günümüzde artık hiçbir hükümleri kalmadı... 
 
Bazı yazarlar Gezi’ye bakarak bu tür düşüncelerine destek arıyorlar. Örneğin  Demir Küçükaydın Gezi Direnişi’ne ilişkin bir değerlendirmesinde “örgütlerin sloganları, flamaları, eski mücadele biçimlerine takılmışlığı vs. ... hareketin yeni ve özgül olanını gizlediği için olumsuz bir işlev gördü” ve “ilk günlerde sol örgütlerin bayrakları, özellikle de ulusalcıların bayrakları (bunlar örgütlü ve hazırlıklı oldukları için) baskın görünüyor ama daha ilk günden bunların kendi bayrak ve sloganlarını benimsetme çabaları bir yankı bulmuyor hatta küçümseme ve alayla karşılanıyor”[1] ifadelerini kullanıyor.

Kuşkusuz Gezi Direnişi’nin esas öznesi gençliktir. Yazarların genelde “90 kuşağı” olarak tanımladığı gençler mezuniyet törenlerinde de hareketin omurgasını oluşturduklarını kanıtladılar. Şimdi herkes bu gençlerden geleceğe yönelik bir şeyler çıkartmaya çalışıyor. 
 
Tarık Ali bu umudunu şöyle ifade ediyor: “Gezi parkı isyanı umarım yeni sol bir parti veya mevcutlar içinde yenileşmeye gidebilen bir parti oluşumuna sebep olur. Yunanistan’daki isyanların sonucu olarak doğan Syriza gibi”[2]
 
Burada da aynı ton var: “eskiyi” bir kenara atmak veya “yenilemek” gerek... Tarık Ali bu konuda yalnız değil. Liberal sol tabir edilen cenahta İtalya’daki 5 Yıldız Hareketi benzeri bir girişim oluşturmak için çabalar hızlanmış durumda.

Bu kesimler son yıllarda moda halini alan “anti-kapitalist” söylemler üzerinden siyaset yapıyorlar. Ancak bu anti-kapitalist siyaset, açıkça belirtilmese de aynı zamanda en azından sosyalizme mesafeli veya kapalı bir siyasettir. Esas olarak sosyalistlerin 150 yıldır savunageldikleri şeylerin, günümüz koşullarında sosyalizm olmaksızın da mümkün olduğunu savunuyorlar. Daha adil bir dünya için, temel hak ve özgürlükler için sosyalizme gerek yok...

Anti-kapitalist ajanda Türkiye’de CHP’yi kendisine rakip olarak görmüyor. Bu kesimler için asıl “aşılması” gereken, hala Marx’ın, Lenin’in peşinden giden “eski” dünyanın insanlarıdır. Bu “eskinin dilini” kullanan örgütlerden rahatsızlıklarını açıkça ifade ediyorlar. Fakat “eski” ile mücadelelerini “açıktan” bir ideolojik tartışma zemininde yürütmek yerine, “eskiyi” zemin dışında bırakma temelinde yürütüyorlar: “örgütsüzlüğe övgü”.

Bu gerçekten çok ucuz bir küçük kasaba politikasıdır. Meclislerde ve forumlarda sanki “birey” olarak konuşuyor görünüp, mücadeleye “birey” olarak katılmayı kutsayıp, insanların örgütlü olmalarını sanki bir kusurmuş gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa bir taraftan sosyal medya üzerinden Syriza veya 5 Yıldız Hareketi türünden oluşumlar için çabalar bütün hızıyla devam ediyor. Yani aslında karşı olunan “örgütlülük” değil, “sosyalist örgütlülük”.

Direniş’in öznesi gençlerin bu demagojiden etkilenmesi mümkün mü? Bence ne yazık ki mümkün. Fakat bunun nedeni liberal-sol akımlar değil, bizzat sosyalistler. Daha doğru bir ifadeyle sosyalistlerin gençlere sosyalizmi yeterince anlatamamaları. Bunu mesleğim olan sağlık üzerinden bir örnekle anlatmaya çalışacağım:

Bugün Gezi Direnişi’ne katılan “herkesin” üzerinde hemfikir olduğu sloganlardan biri “herkese eşit, ücretsiz sağlık” sloganıdır. Hatta bu slogan, bugün Gezi Direnişi’ne katılmakta ikircikli davrananlar, daha da ileri gideyim, belki de Gezi’ye alternatif olarak Kazlıçeşme’de toplananlar arasında dahi sempati uyandırmaktadır. Oysa bu slogan “sosyalizmin” temel belgilerinden biri olmakla kalmayıp, ancak “sosyalist” bir toplumda yaşama geçirilebilecek bir ilkedir. Nitekim dünya üzerinde “herkese eşit, ücretsiz sağlık” sağlayabilen tek bir kapitalist ülke yoktur, olmamıştır ve kapitalizmin doğası gereği olamaz.

Dünyanın en “eşitlikçi” gösterilen kapitalist ülkeleri olan sosyal demokrat Kuzey ülkelerinde dahi sosyal “sınıflar” arasında belirgin morbidite (hastalık) ve mortalite (ölüm) farklılıkları vardır ve bu farklar 1990’lardan beri daha da artma eğilimindedir[3]. Bu ülkelerin sağlık göstergeleri incelendiğinde toplumun dezavantajlı kesimleri aleyhine giderek artan bir eşitsizlik açıkça görülebilmektedir[4].

ABD’nin sağlıkta eşitlik gibi bir iddiası yoktur, fakat bu konuda duyarlı oldukları iddiasında olan batı Avrupa ülkelerinin göstergeleri, sosyal sınıflar arasında sağlık bakımından ciddi uçurumlar olduğunu ortaya koymaktadır[5],[6]. İronik bir şekilde kapitalizmin beşiği İngiltere’nin tarihinde sağlıkta göreli eşitlik, yalnızca gıdaların karneye bağlandığı İkinci Paylaşım Savaşı yıllarında sağlanabilmiştir[7].  

“Herkese eşit, ücretsiz sağlık” belgisi Almanya’da 1848 Ayaklanmalarına Berlin barikatlarında sosyalistlerin yanında katılan Rudolf Virchow’a aittir. Aynı zamanda toplumcu tıbbın kurucusu olan Virchow’un bu belgisi, tarihte ilk kez 1871 Paris Komünü sırasında yaşama geçirilmiş ve Komün, çok benzer bir örneğini Gezi Direnişi sırasında Türkiye’nin çeşitli kentlerinde gördüğümüz ilk yardım/ambulans hizmetlerini[8] örgütlemiştir.

“Herkese eşit, ücretsiz sağlık” belgisi tarihte ilk kez tam anlamıyla 1917 Ekim Devrimi’nde yaşama geçirilmiştir. Dünyada sağlık hizmetlerini sosyalleştiren ilk ülke Sovyetler Birliği olmuştur. Daha devrimin ilk günlerinde çıkartılan kararnamelerle sağlık hizmetleri ücretsiz kılınmış, sağlık sadece tıbbi hizmetlere indirgenmeyip, bugün Dünya Sağlık Örgütü tarafından da kabul edilen “sağlığın toplumsal belirleyicileri” temelinde bir örgütlenmeye gidilmiştir[9]
 
Daha sonra sosyalizm yoluna giren bütün ülkeler Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi devrimden sonra ilk iş olarak sağlık hizmetlerini sosyalleştirmiş ve “herkese eşit, ücretsiz sağlık” sağlamışlardır.
   
Belki bunlara da “eskide kaldı” diyecekler çıkabilir, fakat günümüzde yeryüzünde sağlıkta eşitliği sağlayabilmiş, ülkesinde “herkese eşit, ücretsiz sağlık” sunmayı başarabilmiş tek ülkenin Küba olması[10] bir tesadüf olabilir mi? Zenginlikte Küba’yı fersah fersah geride bırakabilecek gelişmiş batılı ülkeler neden sağlıkta eşitlik noktasında Küba ile yarışamıyorlar?

İşte bugün Türkiye’de sosyalistler, insanlara “herkese eşit, ücretsiz sağlık” demenin “sosyalizm” demek olduğunu yeterince anlatamadıkları için, birileri bir yandan sosyalizme “eskinin dili” diyerek gençleri sosyalistlerden uzak tutmaya çalışırken, diğer yandan “herkese eşit, ücretsiz sağlık” belgisini kullanarak gençleri etkileyebiliyorlar. 
 
Bu oyunu bozmak için sosyalistlerin insanlara sosyalizmi “gündelik yaşam diliyle” anlatabilmeyi öğrenmeleri lazım. Gezi Direnişi’nin özneleri olan gençlerin de sosyalizmi öğrenmeye hakkı var.

Not: Yazı  1 Temmuz 2013'de İnsan Bu sitesinde yayınlanmıştır.



[1] http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/gezi-hareketinin-evrimi-26423
 
[2] http://www.sendika.org/2013/07/tarik-ali-gezi-parki-isyanin-kivilcimini-atesledi-anf/
 
[3] http://ec.europa.eu/health/social_determinants/docs/sweden_rd01_en.pdf
 
[4] http://sjp.sagepub.com/content/29/55_suppl/1.full.pdf
 
[5] http://ec.europa.eu/health/ph_determinants/socio_economics/documents/ev_060302_rd06_en.pdf
 
[6]http://www.lse.ac.uk/LSEHealthAndSocialCare/pdf/eurohealth/VOL15no3/ODonnell_methodological_issues.pdf
 
[7] http://jech.bmj.com/content/54/12/923.full
 
[8] http://bianet.org/biamag/siyaset/148054-direnis-gunlerinde-saglik
 
[9] Akalın, MA. (2010). Toplumcu Tıp. İstanbul: Yazılama.
 
[10] http://www.belgeler.com/blg/4ldr/m-kubada-saglik-basarisi


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder