Translate

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Uyku hastalığının nedeni gerçekten çeçe sineği mi?

Uyku hastalığı Türkiye’de görülmediğinden pek tanıdığımız bir hastalık değil. Sağlıkçı olanlarımız bu hastalığı genel kültür bağlamında bilir, fakat sınavlarda ülkemizde görülmeyen bu hastalığa ilişkin sorular soran hoca sayısı da az değildir. soL Gazetesi’nin 2 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan nüshasının BİLİM sayfasında bu hastalıkla ilgili “imzasız”, dolayısıyla soL Gazetesi’ni bağlayan bir yazı yayınlandı: Uyku hastalığını genlerde yenmek.

Yazı, Yale Üniversitesi Halk Sağlığı bölümünden Dr. Serap Aksoy imzası ile Science dergisinin Nisan 2014 nüshasında yayınlanan bir makale kaynak gösterilerek yayınlanmış. Dr. Aksoy’un bu üniversitede 146 kişilik bir araştırma ekibinin başı olduğu belirtiliyor ve soL Gazetesi yazının sonunda araştırmacıyı “tebrik etmek gerektiğini” söylüyor.

Yazının alt manşeti aynen şöyle: “Uyku hastalığına sebep olan parazitin taşıyıcısı olan çeçe sineklerinin genetik haritası ortaya çıkartıldı. Sonuçlar, Afrika’da yılda yirmi bin kişiyi etkileyen hastalığı yenmek için umut taşıyor”. Böylece bu hastalığa bir parazitin (Tripanozoma grubundan bir parazit) neden olduğunu ve çeçe sineğinin de suça ortak olduğunu anlıyoruz. Nitekim makalenin ilk cümlesi bu durumu bir kez daha vurguluyor:

“Çeçe sineği, özellikle Afrika’da insanlar ve hayvanları etkileyen ve ölümcül olan uyku hastalığının sorumlusu paraziti taşıyan bir vektör”.

Yalnızca tıpta değil, yaşamın bütün alanlarında herhangi bir sorunun çözümü, bu sorunun nasıl tanımlandığına bağlıdır. Eğer sorunu doğru tanımlayamazsanız, asla çözüme giden yolu bulamazsınız (kuşkusuz bazı tesadüfler yok değil!). Çünkü bütün olası çözüm yolları sorunun nasıl tanımlandığına ilişkindir. Örneğin tarihin verilere ulaşabildiğimiz en erken aşamalarında insanlar sağlık sorunlarının nedeninin, insanların işledikleri günahlara karşı tanrılar tarafından verilen cezalar olduğuna inandıklarından, sağlık sorunların çözümlerini adaklarda ve dualarda aradılar. Şaman hekimler, eski Mısır ve Yunan tapınakları bu yaklaşımın ürünleridir.

Hipokrat döneminde insanlar hastalıkların tanrısal ceza olmadığı bilincine ulaşmışlar, bunun yerine sağlığı beden sıvılarının dengesinin belirlediğine inanmaya başlamışlardı. Buna göre kan, balgam, sarı ve kara safralar arasındaki dengesizlikler, insanların hastalanmalarına yol açıyordu. Bu düşünce doğal olarak hekimleri bu dengeyi yeniden kuracak teknikler / tedaviler aramaya itti ve örneğin kan düzeyinin artmış olması nedeniyle geliştiğine inanılan hastalıkların tedavisi için hacamat tedavisi kullanılmaya başlandı.

Çağlar boyunca bu durum hiç değişmedi. İnsanlar hastalıkların nedenini nerede gördüyse, tedaviyi de orada aradılar. Ondokuzuncu yüzyılda gelişen mikrop teorisi ve buna bağlı olarak geliştirilen antibiyotik tedavileri, yukarıdaki sürecin çağdaş görüngüsünden başka bir şey değildir.

Tekrar makalemize dönersek, yazar(lar?) uyku hastalığının nedeninin Tripanozoma paraziti ve bu parazitin insanlara bulaşmasına yardım eden çeçe sineği olduğuna inandıklarından, “doğal” olarak bu hastalığa karşı mücadelede bu “etken(ler)e” karşı neler yapılabileceğine kafa yormuşlar. Muhtemelen Tripanozoma paraziti kendi başına insanlara bulaşmadığı, çeçe sineği olmasa, Tripanozoma insana bulaşmayacağından, hastalığın da ortaya çıkmayacağı mantığı üzerinden çeçe sineğiyle mücadeleyi öne çıkartmışlar. İlk bakışta oldukça makul ve mantıklı görünen bir yaklaşım...

Bu noktada çeçe sineğinin genom haritası üzerinden tartışma başlıyor: “... araştırmacılar, uyku hastalığını yenmek adına çok önemli bir adım atmış oluyor. Örneğin bu çalışma sonucunda saptanan ve [çeçe sineğinin] süt üretimini kontrol eden tek bir genom bölgesini susturacak kimyasal baskılayıcıların geliştirilmesi, çeçe sineklerinin çoğalmasını durdurmakta ciddi etkiye sahip olabilir”.

Fark ettiniz mi? Ondokuzuncu yüzyılda doğan mikrop teorisinin, yirmibirinci yüzyılda gen(om) teorisi olarak reenkarnasyonuna tanık oluyoruz. Etkene yönelik antibiyotik yerine, “genom bölgesini susturacak kimyasal” öneriliyor. Yazı daha sonra bütün genom haritasını çıkarttıklarında, çeçe sineklerinin popülasyonunu kontrol atına alabileceklerini müjdeliyor. Bu genleri öğrenince çeçe sineğinin mavi rengin hangi tonuna uçtuğu anlaşılıp, bu renkte sinekliklerle avlanmaları mümkün olacakmış. Ya da sineğin kaçacağı kokular bulunup, sineklerle mücadelede kullanılacak, hatta belki de sineğin proteinlerine karşı üretilecek antikorlar sayesinde aşı geliştirilebilecekmiş...

Kuşkusuz böyle bir makalenin soL Gazetesi gibi Türkiye için çok önemli bir gazetede kendisine yer bulabilmiş olması çok üzücü ve düşündürücü. İlk satırından son satırına kadar tıpta burjuva ideolojisinin yeniden üretilmesine ve önerdiği çözümlerle kapitalist tıbbi sanayi komplekse hizmet eden bu makale, herhalde emekten yana bir gazetenin sayfalarına bu haliyle (şüphesiz eleştirilmek amacıyla girebilirdi) girmemeliydi.

Toplumcu tıbbın babaları olan Engels ve Virchow, daha ondokuzuncu yüzyılın ortalarında sağlık sorunlarının ve hastalıkların toplumsal yönüne dikkat çekmişlerdi. Hiçbir sağlık sorunu, bu soruna diyalektik ve tarihi materyalist bir yaklaşıma sahip olunmadan, soruna tarihsel ve toplumsal bir bakışla yaklaşılmadan anlaşılamaz. Virchow daha ondokuzuncu yüzyılda, bir burjuva tıp kuramı olan mikrop kuramını yerle bir etmişti. Çağın en önemli hastalığı olan tüberkülozun bir insanda gelişebilmesi için (tüberküloz etkeninin insanda hastalık oluşturabilmesi için) Mikobakterium tuberkülozis denen mikrobun gerekli, fakat yetersiz olduğunu ortaya koyan Virchow, mikrobun bireylerde hastalık yapabilmesi için yeterli koşulların da (bireyin içinde bulunduğu olumsuz yaşam ve çalışma koşulları) olması gerektiğini göstermişti.

Toplumcu tıp sağlık sorunlarının nedenlerini kapitalist toplumun örgütlenmesinde arar ve sağlık sorunlarının çözümü olarak bu toplumsal ve ekonomik koşulların değiştirilmesini önerir. Burjuva tıbbı ise, toplumcu tıbbın tam tersine, hastalıklara kaynaklık eden toplumsal ve ekonomik koşulları gözlerden kaçırmaya, hastalıkların nedenlerini biyolojiye (genlere, mikroplara, davranışlara vb) sınırlamaya ve çözümlerinde de kesinlikle mevcut toplumsal düzene hiç dokunmadan, biyolojik müdahaleler önermeye çalışır. Kuşkusuz önerilen bütün müdahaleler, tıbbi sanayi kompleks için ürün anlamına gelir. Örneğin bu makaleyi okuyan bir iş adamı/kadını muhtemelen ellerini heyecanla ovuşturmaya başlamıştır:

  • süt üretimini kontrol eden tek bir genom bölgesini susturacak kimyasal baskılayıcıların üretimi (ve kuşkusuz satışı)
  • Mavi renkli sinekliklerin, sinekleri kaçıracak kokulu spreylerin üretimi (ve kuşkusuz satışı)
  • Sineğin proteinlerine karşı aşı üretimi (ve kuşkusuz satışı)

Herhalde iş adamı/kadını olsaydım Science dergisine ve Dr. Serap Aksoy’a teşekkür eder, belki araştırmaları için maddi desteğe gereksinim duyup duymadıklarını sorar, soL gazetesine de müstakbel pazar için şimdiden ücretsiz tanıtım nedeniyle gülümserdim.

Tesadüfen soL Gazetesi’nde bu yazının yayınlanmasından bir gün sonra Toplumcu Tıp Sayfaları blogunda Lara Jirmanus tarafından kaleme alınan Kırsalda başlıklı bir anı/makalenin çevirisi yayınlandı. Lara Jirmanus Venezuela’nın bir köyünde soL Gazetesi’nde yayınlanan yazıya konu olan hastalığın bir benzerinden bahsediyor ve “... hastalığı genellikle kerpiç evlerin toprak duvarlarında veya sazdan çatılarında yaşayan böcekler tarafından bulaştırılır. Yoksulluk hastalık için bilinen bir risk faktörüdür” diyor.

Gerçekten de bu hastalığın yaygın olduğu ülkelerden epidemiyolojik veriler incelendiğinde, hastalığa toplumun barınma sorunu yaşayan en yoksul kesimlerinin yakalandığını görüyoruz. Yani bu hastalığı yenmek için hiç çeçe sineğinin genom haritasında kaybolmaya gerek yok, yalnızca insanların barınma koşullarını iyileştirmek yeterli. Kuşkusuz bunu görebilmek için, bakan kişinin diyalektik ve tarihsel maddeci bir yaklaşıma sahip olması gerekiyor. Bu yaklaşıma sahip olmayan bir tıp fakültesi mezunu, iyi bir hekim olamaz. Olsa olsa tıbbi sanayi komplekse bilerek veya bilmeyerek hizmet sunan bir beyaz yakalı olur.

Eminim Yale Üniversitesi’nde bu hastalığa çare bulmak için çırpınan bu 146 kişilik ekibin çalışmalarına bugüne kadar harcanan parayla (belki çok daha azıyla), Afrika’da bu hastalık nedeniyle yaşamını yitiren bütün insanların barınma koşulları çoktan düzeltilmiş ve bu ölümlerin önüne geçilmiş olurdu. Kaldı ki, Dr. Serap Aksoy’un hayalleri gerçekleşse ve çeçe sineğinin süt üretimini baskılayacak kimyasallar, çeçe sineğini yakalamak için en uygun renkte sineklikler, sinek kaçırıcı kokulu spreyler ve hatta aşı üretilse bile, Afrikalı yoksullar bunları satın alamayacaklarından hiçbir sorunu çözmeyecektir. Bu kadar paraları olsa, zaten barınma koşullarını iyileştirirler, sadece uyku hastalığından değil, barınmayla ilişkili daha onlarca hastalıktan korunmuş olurlardı.

Akif Akalın 


NOT: soL Gazetesi’ni gerek kişisel görüşmelerimde, gerek soL OKUR toplantılarında bu konuda DEFALARCA uyardığım için, eleştirimi bu yöntemle ifade etmekte bir sakınca görmedim.


KAYNAKLAR

Akalın, MA. (2013). Topumcu Tıbba Giriş. İstanbul: Yazılama

Lara Jirmanus. (2014). Kırsalda. Toplumcu Tıp Sayfaları. 3 Mayıs 2014.

soL Gazetesi. (2014). Uyku Hastalığını Genlerle Yenmek. 2 Mayıs 2014. Sayfa: 13.
http://bilimsol.org/bilimsol/molekuler-biyoloji/uyku-hastaligini-genlerle-yenmek


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder