Translate

19 Şubat 2015 Perşembe

Sıra sağlığa gelene kadar...

Bu ülkede sağlık üzerine yazmak zordur, hem de çok zor. Masanızın başına geçer, her yıl binlerce insanın yaşamlarından çalan, çal(a)masa da yaşamlarını zindan eden bir sağlık sorunu üzerine yazmaya başlarsınız. Gerçekten de önemli bir sorundur. Literatür tararsınız, sorunun tarihsel – toplumsal süreçler içindeki gelişimini, sermaye tıbbının soruna yaklaşımını irdelersiniz, o sırada medyaya bir haber düşer: Ya bir inşaat işçisi hiçbir güvenlik tedbiri alınmadığından iskeleden metrelerce aşağıya düşmüştür, ya da yaşamının baharında bir üniversite öğrencisi genç kadın evine dönmek için bindiği minibüsün şoförü tarafından kaçırılmış, tecavüze yeltenilmiş ve uzuvları kesildikten sonra yakılarak öldürülmüştür. Birden yazmakta olduğunuz sorun gözünüzde küçülmeye başlar, ufalır ve yok olur gider.

Geçtiğimiz hafta sonu Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde dördüncüsünü gerçekleştirdiğimiz Toplumcu Sağlık Söyleşisi’nde katılımcılardan Kaan Arslanoğlu şunları söyledi (ses kaydı çözümünden):

“Çok fazla konu var uğraşılması gereken. İnsan olarak, duyarlı bir insan olarak, bir aydın olarak ya da siyasi bir kişi olarak veya parti olarak uğraşılması gereken çok fazla sorun var. Sadece sağlık alanında bile bunları sıralamaya kalksak çok hayati 30 – 35 tane sorun sıralayabiliriz. Bu konuda öncelikle mücadele edilmesi gerekir, bu konuda özellikle örgütlenilmesi gerekir diyebileceğimiz 30 – 35 sorun. Sağlık alanından çıktığınız zaman, belki yüzün üzerinde, şu anda Türkiye’de çok acil, muhakkak mücadele edilmesi gereken sorunlar var. Zaten sistemin avantajı da burada, iktidar partilerinin, iktidar güçlerinin avantajı da burada. Bizi o kadar çok soruna boğuyorlar ki, hangi birinden tutalım, hangi birinden başlayarak bir şeyler yapalım diye insanları çaresiz bırakıyorlar. Medya da buna hizmet ediyor. Medya bir bilgi bombardımanı altında her gün önümüze yüzlerce büyük sorun getiriyor. Bunlardan beşine, onuna bile yoğunlaşmanız mümkün değilken, hangi birine yoğunlaşacaksınız ve hangi birinde bir mücadele örgütleyeceksiniz?”     

Gerçekten doğru, eksiği var fazlası yok. Sağlık sorunlarına en yüzeysel bir bakışla bile her biri sözcüğün tam anlamıyla “yaşamsal” olan, her yıl binlerce, on binlerce can alan onlarca sorun var ve bunlar arasında “öncelikler” sıralaması yapabilmek gerçekten olanaksız. Kim “önceliğimizi meslek hastalıklarına verelim, trafik kazaları o kadar önemli değil” diyebilir? Hava kirliliğinin neden olduğu sorunlarla, okul çağında çocuğu olan herkesin kabusu olan bağımlılık sorunu nasıl kıyaslanabilir?

Kuşkusuz çok daha yakıcı sorunlar da var. Bunlardan biri nükleer santral projeleri. 1945’den günümüze yaşanan onlarca irili ufaklı felakete karşın, hatta bunlardan birinin (Çernobil) etkilerinin Türkiye’de yakından yaşanmasına ve hala yaşanmaya devam etmesine rağmen, bugün Mersin’de insan sağlığını tehdit eden en büyük projelerden biri gündemde. Bu tehlikeye hangimiz sırtımızı dönebilir, gözlerimizi kapatabiliriz?

Diğer yandan bugün Türkiye’nin en “görünür” halk sağlığı sorunu olan şiddet, artık her gün can almaya başladı. Adli hekimlik yapan bir dostumuz, insanların birbirlerini akıl – mantık almaz nedenlerle, örneğin banka kuyruğunda sıraya uymamak, otoparkta yer kapmak veya “yan bakmak” nedeniyle öldürdüklerini anlatıyor. Biz olayları “kadına”, “sağlık çalışanlarına”, “lgbti bireylere” şiddet gibi sınıflandırıyoruz fakat aşağıdaki örnek durumun kendilerini bu konularda “duyarlı” hissedenlerin dahi düşünebildiklerinden daha vahim olduğunu gösteriyor:

Evine gitmek üzere Ayrılık Çeşmesi metro istasyonundan çıkan bir genç erkeği gören bir grup genç “taraftar” erkek arasından biri arkadaşlarına, “şu gelende .... takımı taraftarı tipi var” diyor ve gencin giyiminde aslında o takımın taraftarı olabileceğine ilişkin hiçbir işaret olmamasına rağmen (kaldı ki olsa ne olur), sorgusuz sualsiz gence saldırıp darp ediyorlar. Genci linçten tesadüfen orada bulunan bir sivil polis silahını çekerek kurtarıyor.

Bunlar her gün, her yerde yaşanırken ve artık “ölümle” sonuçlanmadıkça gazete sayfasına dahi giremezken, siz ülkede birçok insana “aşırı tanı” konuyor olabileceğine ilişkin endişelerinizi tartışmak istediğinizde elbette yalnız kalıyorsunuz.  

O halde ne yapmalı? Kaan Arslanoğlu konuşmasının devamında bu soruya yanıt oluşturmaya çalışıyor (ses kaydından):

“Bu konuda iş politik önderliğe düşüyor. Politik önderlik yani sosyalist partiler, komünist partiler, bunlardan hangisini seçecek ve hangisine ağırlık verecek ve onun üzerinde ana çelişkiyi belirleyecek şeklinde bir önderliğe ihtiyaç var. Problem tek tek insanların duyarlı olduğu konularda mücadele etmesi değil. Tabii ki her insan kendi bulunduğu alanda bir şeyler yapmalı. Ancak bunları Türkiye ölçüsünde derleyecek, toparlayacak olan politik önderliktir”.

Gerçekten de öncelikle sağlıkla ilgili bütün sorunların, hatta tek tek hastalıkların dahi özünde “politik” sorunlar olduğunun farkına varmamız, sorunlara bu bilinçle yaklaşmamız gerekiyor. Down sendromuna yaklaşım da, şiddete karşı duruş da, nükleer tehlike de, iş kazaları ve meslek hastalıkları da, trafik kazalarından ölümler de birer politik sorundur ve çözümleri de politiktir. Bu sorunların hiçbiri salt tıbbi – teknik “çözümlerle” aşılamaz.

Yazımızı Toplumcu Sağlık Söyleşileri’nin mottolarından biriyle, toplumcu tıbbın babalarından Rudolf Virchow’un deyişiyle kapatalım:

“Tıp bir sosyal bilimdir ve politika geniş ölçekte tıptan başka bir şey değildir”.


Akif Akalın


Not: Beşinci Toplumcu Sağlık Söyleşisi “Aile Hekimliği” başlığı ile 21 Mart Cumartesi saat 15.00’de Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapılacaktır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder