Translate

11 Ocak 2020 Cumartesi

Endüstriyel demokrasi



Emeğin endüstriyel kararlara katılma talebi sanayi devriminin ilk günlerine kadar uzanmaktadır. İşçiler bilinçlendikçe endüstriyel koşullara ve sermayeye karşı eylemlere geçerek daha 1808’de seslerini duyurmaya başlamışlardır (1). Bu hareketlerin yaygınlaşması 1800’lerin ilk çeyreğinde ütopik sosyalist hareketi (2) ve 1840’larda Chartist hareketi doğurmuştur. Yine işçi yardım sandıkları, sendikalar, kooperatifler, Marksist hareketin ortaya çıkması ve işçi partilerinin kurulması işçilerin (emeğin) katılım talebinin ürünleridir.

Endüstriyel katılım terimi ilk kez 1897 yılında Sidney ve Beatrice Webb tarafından ortaya konmuştur. Yazarlar sendikaları işçi sınıfının “insanların, insanlar için, insanlar tarafından yönetimi” organları olarak görmektedirler. Bu organla “içsel demokrasisini” sağlayacak olan işçi sınıfı, toplu sözleşme yoluyla da “dışsal” ya da endüstriyel demokrasi için mücadele edecektir. 

İşçilerin endüstriyel kararlara katılımının nasıl olacağı konusunda esas olarak iki görüş öne çıkmıştır. Bunlardan birincisi devrim yoluyla sermayenin alaşağı edilerek endüstri üzerinde emeğin egemenliğinin kurulması ve diğeri mevcut düzen içinde reformlar yoluyla işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının düzeltilmesidir. Ancak reformların sadece kapitalizmi dizginlemekle kalmayacağını, reformlar yoluyla sosyalizme ulaşılacağını savunanlar da bulunmaktadır. Örneğin Hilferding endüstriyel demokrasiyi, sosyalizmin kaldıracı olarak görmektedir.

Emeğin endüstriyel demokrasi talebi karşısında sermayenin tutumu her zaman kategorik olarak bu talebin reddi şeklinde olmamıştır. İşçi sınıfı hareketinin sermaye egemenliğini tehdit ettiği dönemlerde, aslında emek ve sermayenin düşman değil, ortak amaca koşan iş ortakları olduğu, işyerlerinde işçilerin kararlara katılımıyla yalnızca iş barışı değil, aynı zamanda daha iyi bir verimlilik ve üretkenlik sağlanacağı akla gelir. Ancak burada sermayenin sözlüğünde “katılım” ve “demokrasi” sözcüklerinin, emeğin sözlüğündekilerden farklı anlamlar taşıdığını unutmamak gerekir. Çoğu kez sermayenin katılım olarak tanımladığı, emek için otoriteye kölece boyun eğme anlamına gelmektedir.  

KARAR GÜCÜ

İşyerinde işçilerin hangi kararlara katılımına “izin” verilmektedir? İşçilerin katılımına izin verilen konular arasında kimin işe alınacağı, kimin çıkartılacağı, kimin terfi ettirileceği, ücretlerin ne kadar olacağı, çalışma koşullarının ne olacağı, uzlaşmazlıkların nasıl çözüleceği, ne üretileceği, ürünlerin fiyatı, üründen elde edilen gelirin dağılımı gibi konular var mıdır; yoksa işçilere yalnızca iş önlüklerinin hangi renk olmasını tercih ettikleri mi sorulmaktadır?

İşyerinde kararlar birkaç yoldan alınabilir:

Otoriter yol: Bir veya birkaç kişi karar alır ve kuralları koyar, diğerleri (emekçiler) boyun eğerler.

Paternalist yol: Otoriter yolun “baba en iyisini bilir” biçiminde yumuşatılmış halidir.

Bürokratik yol: Sermayedar kendi kararlarını bir dizi kurallar ve işveren vekilleri ardına gizler.

Bilimsel yönetim: Sermaye yönetimi “işlerin en iyi nasıl yapılacağını en iyi bilen” uzmanlar eliyle yürütür.

Katılımcı yol: Endüstriyel kararlar işçilerin farklı düzeylerde katılımıyla gerçekleşir. Bu katılım Küba’daki gibi bütün söz, yetki ve kararın çalışanlarda olmasından, yukarıdaki örnekte olduğu gibi önlüklerin rengi konusunda fikir beyanına kadar değişkenlik gösterebilir.

KARAR SÜREÇLERİNİN DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİ

İşçilerin karar mekanizmalarına katılımı dört yoldan geçekleştirilebilir:

1.      Üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve kontrol demokratikleştirilebilir. Bu durumda fabrikaların yönetimini işçiler alacak ve işletmeleri kendi içlerinden çıkarttıkları yöneticiler eliyle yöneteceklerdir. En demokratik yöntem budur.

2.      Emekçiler ve sermayedar (ya da vekilleri) bir tür ortaklık kurabilirler. Bir yönetim kurulunda işçiler ve işveren(ler) eşit olarak temsil edilir ve kararlar birlikte alınır. İktidarın işçi sınıfının elinde olmadığı koşullarda bu yöntem verimli olmayabilir, ancak iktidar emekçilerde ise denenmeye değer bir yöntemdir.

3.      Yönetimin demokratikleştirilmesi, kararlarda işçilere danışılması anlamında kullanılmaktadır. Ancak karar gücü tamamen sermayenin elindedir.

4.      Toplu sözleşmenin de bir tür katılım olduğu kabul edilmektedir. İşçi sınıfı üretimden gelen gücünü kullanarak veya kullanma tehdidiyle sermayeyi yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmeye ikna edebilir. Bu yöntem yalnızca gelişmiş kapitalist ülkeler için geçerlidir; diğer ülkelerde işçilerin üretimden gelen gücünü kullanmaları otoriter “demokrasilerce” zorbalıkla engellenmektedir.

İŞÇİLERİN ÜRETİM ARAÇLARINI KONTROLÜ

20. yüzyılda bu yöntem sosyalist ülkelerde yaygın olarak kullanılmıştır. Yugoslavya’da işyerlerinin yönetimi İşçi Konseyleri’ne bırakılmıştır. Ekonomik gücün geniş ölçüde yerellere bırakıldığı bu endüstriyel özyönetim modelinde yönetim tamamen işçilerdedir. İşyerinden seçilen sendikalı veya sendikasız işçilerden oluşan bir Konsey, yönetici ve yönetim kurulunun (3) atanmasından, ücretlere; ne üretileceğinden, hangi fiyata satılacağına kadar bütün konularda karar almaya yetkilidir.

Diğer sosyalist ülkelerde ekonomide merkeziyetçi bir yaklaşım benimsenmiş ve işçilerin sendikalar kanalıyla yönetime katılmaları sağlanmışsa da, Yugoslavya örneğindeki gibi işyeri yönetimine bütün yetkiler devredilmemiştir. Üretim ve dağıtımın merkezi olarak planlandığı ve uygulandığı bu modele ilişkin birçok eleştiriler yöneltilmiştir. Ancak ekonomide merkezi bir yaklaşım benimseyen ve halen yaşayan tek sosyalist ülke olan Küba’da uygulama başarıyla sürdürülmektedir.

İŞÇİLER VE YÖNETİMİN ORTAKLIĞI

İşçi sınıfının örgütlü ve güçlü olduğu bir dizi ülkede bu model denenmiştir. Avrupa’da işçi sınıfının iktidar için en ciddi tehdit oluşturduğu Almanya, 1891 yılında İşçi Konseylerini yasal olarak kabul etmiş, 1918 yılında da sermaye toplu sözleşme masasına oturmak zorunda kalmıştır. Almanya’da işçi sınıfının en büyük sorunu “birliğini” sağlayamaması olmuştur. Defalarca iktidarı almaya ramak kala konumlara geldiği halde sosyal demokrat, komünist ve Katolik sendikalara bölünen emekçiler fırsatları değerlendirememişlerdir. Sonunda Hitler hepsini dağıtmış ve işyerlerinde kurulan işçi konseylerini dağıtmıştır.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrası Almanya eski katılım mekanizmalarını yeniden Gözetim Kurulu ve İş Konseyi düzeyinde gerçekleştirmiştir(4). Bu mekanizmalar en yaygın haliyle kömür ve çelik sanayilerinde kullanılmıştır. Buralarda oluşturulan Gözetim Kurulları beş işçi, beş işveren ve şirket dışından bir “nötr” üyeden (5) oluşmuştur.

İşçi sınıfının çok güçlü olduğu diğer bir ülke olan Norveç’te, 1950’lerden itibaren devlet mülkiyetindeki işletmelerin yönetim kurullarında işçi temsilcileri görev almaya başlamışlardır. Ancak Norveç deneyimi, Almanya deneyimi kadar başarılı olmamıştır. Sınıf bilincinin yeterince gelişmediği bu ülkede, işletmelerin yönetiminde görev alan işçi temsilcileri, kendilerini temsil ettikleri işçilerle çelişkiye düşmekten kurtaramamışlardır. Hükümet üzerinde yeterli baskı oluşturamamaları nedeniyle Norveçli işçilerin bu deneyimden çok kazançlı çıktıkları söylenemez.

İsrail’deki işçi katılımı deneyimi de Norveç’teki gibi çok başarılı olamamıştır. Genel İşçi Federasyonu (Histadrut) aynı zamanda hem işçi sendikası hem de işverendir. Üye sayısı 700 bine ulaşan sendika, İsrail’de adil bir toplum yaratmak iddiasıyla sahneye çıkmıştır. Ülke sanayisinin dörtte birini elinde tutan sendika, Ortak Üretim Komiteleri eliyle işçilerin yönetime katılımını sağlamaya çalışmıştır. Ancak işçi sınıfının yeterli bilince sahip olmadığı ülkede, işçiler kötü iş disiplini ve düşük üretkenlik sorunlarının üstesinden gelememişlerdir. 1960’ların başında çöken program bu ülkede işçilerin yeniden ücret sendikacılığına dönmesiyle sonuçlanmıştır.

İngiltere’de işçi katılımı başından itibaren ortak danışma komiteleriyle sınırlı kalmıştır. İşçi Partisi’nin yıllarca hükümet ettiği, birçok sanayi dalının ve sağlığın devletleştirildiği bu ülkede endüstriyel demokrasi noktasında çok az çaba harcanmış olması şaşırtıcıdır. Devletleştirilmiş işletmelerin yönetimine atanan sendikacılar, buralarda “işçi temsilcisi” olmaktan çok, diğer bürokratlar gibi davranmışlardır. Daha çok işçi sağlığı ve güvenliği alanında yoğunlaşan çabalarla sınırlı kalan işçi temsili, esas olarak toplu sözleşmeler yoluyla gerçekleşebilmiştir. 

Son olarak endüstriyel demokrasi denince akla ilk gelen ülkelerden biri olan İsveç hakkında birkaç söz söylemek gerekir. İsveç’te iş konseyleri düşüncesi ilk olarak 1920’de Ernest Wigforss tarafından ortaya atılmıştır. 1923 yılında işçi konseyleri tasarısı işveren sendikalarının sert direnişiyle karşılaşmış fakat İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında işverenlerin güç kaybetmesiyle birlikte 1946 yılında İş Konseyi Anlaşması imzalanmıştır. 25’den fazla işçi çalıştıran işletmelerde (7) iş konseyleri kurulmuştur. Konseylere (8) pazarlık veya karar gücü tanınmamıştır.  

İşverenler sürekli Konsey çalışmalarını baltalamıştır. Yılda en az 4 kez toplanması gereken Konseyler çoğu kez toplanamamış ve işçi temsilcilerden bilgiler gizlenmeye çalışılmıştır. 12 yıllık bir deneyimden sonra işçiler Konseylerin gerçek katılım organları olamadıklarını deneyimleriyle görmüşler ve Konseyler giderek birer danışma organına indirgenmiştir. 

YÖNETİMİN DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİ

1920’lerin başlarındaki Hawthorne deneyleri, işçiler ile işverenler arasında belli bir uyum sağlanmasının üretim ve kar üzerinde olumlu etkisi olduğunu göstermiştir. Bunun üzerine ABD’de Maslow ve McGregor gibi teorisyenler işyerlerindeki sorunların çözümünde işçi katılımını sağlamayı öğütleyen çalışmalar yapmışlardır.
Kuşkusuz bu “sorunlar” ücretlerin düzeyi, çalışma koşulları veya karın nasıl daha adil paylaşılacağı gibi sorunlar olmaktan çok, üretimin nasıl arttırılabileceği gibi “sorunlardır”. En üretken işçilerin en “mutlu” işçiler olduğunu varsayan ve aslında doğası gereği “tembel” olan işçilerin nasıl daha üretken olmaya güdülenebileceğine odaklanan çalışmalar daha çok ABD’de sınırlı kalmış, Avrupa’da fazla rağbet görmemiştir.

TOPLU SÖZLEŞME

Toplu sözleşme endüstriyel demokrasinin en yaygın biçimidir. İşçi bilinç, örgütlülük ve gücü ölçüsünde işvereni çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmesi için zorlar. Bunun gerçekleşebilmesinin ön koşulu işçilere örgütlenme özgürlüğü tanınmasıdır. Günümüzde bu “özgürlük” hemen dünyanın birçok ülkesinde tanınmıştır fakat özgürlüğün düzeyi çok geniş bir yelpazede yayılmaktadır. Birçok ülkede bazı sektörlerde sendikalaşma yasal olarak veya fiilen engellenmekte, bazı sektörlerde grev yasaklarıyla sendikalar işlevsiz kılınmaktadır.
Toplu sözleşme aracılığıyla işçi katılımı sağlanabilmesinin ön koşulu işçi sınıfının birliğidir. İşçi sınıfının en azından sendikal birliğinin sağlanamaması durumunda işverenler kolayca kendileri için en iyi toplu sözleşmeyi imzalayacak sendikaları açık ya da gizli destekleyebilmektedirler.

Akif Akalın


Dipnotlar

1. İngiltere’de pamuklu bez fabrikası, kömür madeni ve İskoçyalı dokumacıların büyük grevi.
2. Robert Owen
3. 3 – 11 üyeden oluşur
4. Sermayenin, egemenliklerini güvenceye alabilmek için “Batı” Alman emekçilerinin “Doğu” Alman emekçilerin sahip olduğu haklara yakın haklara sahip olmaları gerektiğini düşündükleri aşikardır
5. Genellikle bir bürokrat veya öğretim üyesi
6. İsveçli sosyal demokrat lider
7. Bu rakam 1958’de 50’ye yükseltilmiştir

8. Bir yıl içinde 4 bin konsey kurulmuştur


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder