Türkiye'nin en köklü yüksek öğretim kurumu olan İstanbul Üniversitesi'nin hocaları, birkaç yıl önce diploma verdikleri öğrencilerini, bitirdikleri okulların önünde güvenlik görevlisi olarak gördüklerinde şaşırmıyor, hatta iş bulabildiklerine seviniyorlar. Artık TÜİK'in dahi gizlemekten vazgeçtiği “genç işsizliği”, herkesin kabullendiği bir gerçeklik haline geldi. Hatta son yıllarda bu gerçek, literatüre “ev genci” kavramını tanıştırdı.
“Ne eğitimde, ne işte” ifadesiyle tanımlanan “ev genci” kavramı, 2000'li yıllarda istatistiklere girmeye başladı. AB ülkelerinde bu kapsamdaki 15 – 24 yaş grubu genç nüfus 4.3 milyonu aşarken, Türkiye'de 3 milyona yaklaşıyor. OECD ortalaması yüzde 12 – 13 kadarken, Türkiye OECD ülkeleri içinde Güney Afrika Cumhuriyeti'nden sonra en çok ev gencine sahip ülke (yüzde 26,7).
SERMAYENİN TUTUMU
Türkiye'de 15 – 24 yaş grubu gençlerin sayısı 13 milyon civarında. Gençlerin yarısına yakını eğitimde, üçte bir kadarı işteyken, dörtte birinden biraz fazlası “ne eğitimde, ne işte”, yani yeni tabirle “ev genci” olarak tanımlanıyor. Bu alışıldık bir durum değil. Geleneksel olarak eğitimden çıkan gencin işe girmesi bekleniyor, fakat bu “kural” Türkiye'de ve dünyada 21. yüzyılda bozuldu.
Sermaye sözcüleri “ev genci” sorununu “yanlış eğitim politikalarına” bağlayarak, üniversitelerin gençlere “iş dünyasının gereksinim duyduğu becerileri kazandıramadığından” yakınıyorlar. CHP de bu koroya katılıyor. Üniversitelerin iş dünyasıyla daha yakınlaşması ve eğitim programlarını sermayenin gereksinimlerine göre revize etmesi talep ediliyor.
Sermaye yanlısı kesimlerin en sık dile getirdiği nedenlerden biri de, gençlerin “deneyim eksikliği”. İşverenlerin deneyimli çalışan aradığını söyleyen bu kesimin “çözüm” önerisi, okulunu bitiren gençlerin bir süre “gönüllü” yani ücret almadan veya “sembolik” ücretlerle çalışarak “deneyim kazanması”. Yine öğrencilerin “ücretsiz” çalıştırılacağı stajların önemine vurgu yapılıyor.
Hükumet “ev genci” sorununu “mağduru suçlayarak” geçiştirme eğiliminde. Gençlerin iş beğenmediğini, okulu bitirdiklerinin ertesi günü müdür olmak istediklerini, sadece masa başı iş aradıklarını, ücret beğenmediklerini söylüyor. Hükumete göre asıl sorun “şükürsüzlük”, gençlerin şükretmeyi bilmemesi ve gençler aza tamah etmedikleri için çoğu bulamıyorlar.
Muhalif kesimler özellikle üniversite mezunlarının işsiz kalmalarının nedeninin iktidarın yandaşlarını kayırması olduğunu söylüyor. Özellikle kamuya personel alımlarında iktidarın, “kendisinden olmayanları” mülakatlarda elediğini belirtiyorlar.
Yeditepe Üniversitesi'nin 18 – 29 yaş gençlerle yaptığı bir anket, gençlerin yüzde 76'sının yurtdışında yaşamak istediğini ortaya koyuyor. Şüphesiz bu yalnızca “niyetle” kalmıyor, imkanı olanlar yurtdışına gidiyor. TÜİK tarafından yayınlanan 2019 yılı Uluslararası Göç İstatistikleri verilerine göre Türkiye'nin en çok göç verdiği yaş grubunun 25 – 29 yaş grubu olduğu görülüyor.
Sosyalistler arasında bu sorunun ciddi bir şekilde ele alındığını ve tartışıldığını söyleyebilmek çok zor. Sosyalistler daha çok “ev genci” kavramının “sonuçları” üzerinden tartışmayı tercih ediyor. Sol medyada bu konuya değinen kalemler genç işsizliğine sosyalist bir perspektiften bakmışlar, fakat sosyalist kamuoyunun bu çalışmalara yeterince ilgi gösterdiğini söylemek güç.
GENÇ İŞSİZLİĞİNE SOSYALİST BAKIŞ
Bahadır Özgür, Birgün gazetesinin 10 Mayıs 2022 tarihli nüshasında yayınlanan “Hiper sömürü ve artık nüfus” başlıklı makalesinde, “AKP’nin faiz-kur-enflasyon politikalarıyla beraber artırdığı servet transferleri, aynı anda gerçekleşen paranın değersizleşmesi, 'durgun artık-nüfus' havuzuna yönelik korkunç bir emek tahkimatına dönüşmüş durumda” diyor.
“Hizmet sektöründeki ucuz emek patlaması, 200’den fazla üniversite açıp mezunlarının buralara mecbur bırakılması, milyonlarca gencin ne işte ne eğitimde ne de herhangi bir kamusal faaliyette yer almaması, eğitimli-eğitimsiz emeğin vasıfsızlaştırılması, pek çok esnafın pandemide zora düşüp, kur şokunda kuryeliğe geçiş yapması, 'durgun artık-nüfusu' hızla büyütüyor. Orası büyüdükçe çalışanın da, çalışmak isteyenin de, 'bu ücrete hayatta çalışmam' diyenin de emeği değersizleşiyor. Ortalama ücret, asgari ücrete yaklaşıyor böylece ve tek bir ücret rejimi, emek rejiminin mutlak dayanağı haline geliyor”.
Bahadır Özgür'ün bu makalesini izleyen yıllarda “durgun artık-nüfus” daha da genişledi ve üniversite mezunlarını artık üç harfli mağazalarda kasiyer veya AVM'lerde güvenlik görevlisi olarak görmeye alıştık. Dahası, çoğu üniversite mezunu, asgari ücretle çalıştıkları bu işleri bulabilmek için torpil bulmak zorunda kalıyorlar.
Üç yıl sonra, Evrensel gazetesinin 19 Aralık 2025 tarihli nüshasında “Türkiye’nin göreli artık nüfusu ve mesleki eğitim işsizliği: Ne eğitimde ne istihdamda olan 2,9 milyon genç” başlıklı bir makale yayınlayan Kansu Yıldırım, “Türkiye kapitalizmi[nin], ucuz emek üzerinden şekillenen düşük ve orta teknolojili ucuz meta üretimiyle büyümeye odaklanmış durumda” olduğunu belirterek, “Bu tarzdaki agresif büyüme modelinin dinamosu ise düşük ücretlerle, formel ve enformel sektörlerde çalışacak işçi sınıfı kitlesinin, nüfusun tüm yaş gruplarını kapsayacak şekilde büyütülmesidir” tespitini yapıyor.
Yıldırım'a göre sermaye, özellikle gençleri sömürü sistemine çekmek istiyor ve “15 – 24 yaş aralığını hedef alan işçileştirme stratejisi, gençlerin bir bölümünü eğitimde ve/veya istihdamda tutarken, bir bölümünü de işgücü piyasası ve ücretler üzerinde baskı kurmak amacıyla 'göreli artık-nüfus' olarak istikrarsız ve düzensiz bir pozisyona hapsediyor”.
Her iki yazarı da kutluyoruz. Gerçekten de meselenin özü ne üniversite müfredatı, ne deneyimsizlik, ne de gençlerin şükürsüzlüğüdür. Aksine Bahadır Özgür'ün çok güzel ifade ettiği gibi, yaşanan “genç işsizliği” bizzat sermaye tarafından bilinçli ve planlı bir şekilde “yaratılmıştır” ve amacı Kansu Yıldırım'ın açıkça belirttiği gibi “gençleri sömürü sistemine çekmektir”.
GÖRELİ ARTIK-NÜFUS, DURGUN ARTIK-NÜFUS NEDİR?
Marksist literatürde ilk olarak Engels'te (İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu) rastladığımız (Engels, artık-nüfustan “dilencilik, hırsızlık, sokak süpürme gibi işlerle geçimini sağlayanlar…” diye bahseder), daha sonra Marx tarafından kullanılmaya başlanan “artık-nüfus” kavramını, Charles Dickens, 1843 yılında yayınladığı Bir Noel Şarkısı başlıklı romanında popülerleştirmişti.
Romanda Noel günü iki kişi romanın “kötü” kahramanı Scrooge'ın dükkanına gelir ve fakir ve yardıma muhtaç kimseler için bağış yapmasını isterler. Scrooge adamlara hapishaneler yok mu, düşkün evleri çalışmıyor mu, treadmill ve yoksulluk yasaları işlemiyor mu diye sorar. Adamlar hepsinin faal olduğunu söyleyince, bu kuruluşlara yeterince yardım yaptığını, zorda olanların oralara gitmelerini söyler. Adamlar “Çoğu gidemiyor ve bazıları da ölmeyi tercih ediyor” deyince de, “Eğer ölmeyi tercih ediyorlarsa, ölsünler o zaman ve artık-nüfusu da azaltsınlar” (“If they would rather die,” said Scrooge, “they had better do it, and decrease the surplus population) der.
Scrooge'ın ifadelerinden İngiliz sermaye sınıfının, toplumun fakir ve yardıma muhtaç kesimlerini “fazla (artık) nüfus” olarak tanımlandığını ve bunları yönetmek için İngiltere'de (1) hapishaneler, (2) düşkün evleri, (3) treadmill ve (4) yoksulluk yasaları bulunduğunu anlıyoruz.
Bu arada “treadmill”, 1818 yılında Bury St. Edmunds hapishanesinde boş boş oturan mahkumları fark eden Sir William Cubitt tarafından geliştirilmiş, bildiğimiz koşu bandı. Cubitt, mahkumlar cezalarını çekerken “faydalı bir iş” yapsınlar diye, yatay bir eksen etrafında dönen ceza amaçlı koşu bantları önermiş. Bir silindiri döndüren bantların bağlı olduğu değirmen taşlarıyla tahıl öğütülüyormuş.
Kansu Yıldırım'ın makalesinde kullandığı “göreli artık-nüfus” kavramını daha sonra Marx Kapital'de, “Kapitalist Birikimin Genel Yasası”nı incelerken, sermaye birikiminin bir ürünü olarak ifade ediyor. Marx “göreli artık-nüfusun”, her an el altında bulunan, daima sömürülmeye hazır yedek bir sanayi ordusu meydana getirdiğini söylüyor.
Göreli artık-nüfus, sermayenin kendisini genişletmesi için gerekli olana göre “fazla” olan nüfustur. Marx, göreli artık-nüfusun (veya yedek işçi ordusunun) üç varoluş biçimini tarif ediyor: “akıcı”, “gizli” (veya saklı) ve Bahadır Özgür'ün makalesinde kullandığı “durgun artık-nüfus”. “Akıcı” artık-nüfus, büyük işletmelerin işçi çıkartma / alma süreçlerinde ortaya çıkarken, “gizli” artık-nüfus kırsal kesimde, sanayinin kendisine gereksinim duymasını bekler. Bu makalenin öznesi olan “durgun artık-nüfus” ise işçi sınıfının “düzensiz çalışan” kesimidir. Yani Yıldırım'ın makalesinde tanımladığı “istikrarsız ve düzensiz bir pozisyona hapsedilen” 15 – 24 yaş grubu gençler, göreli artık-nüfusun “durgun” kesimidir.
Marx bu “durgun” artık-nüfusun ayırt edici özelliğinin, azami çalışma sürelerine rağmen, en az ücreti almaları olduğunu, bu nedenle yaşam standartlarının işçi sınıfının ortalama yaşam standardı düzeyinin altına düştüğünü vurguluyor ve bu durumun onları sömürünün geniş tabanı haline getirildiğini belirtiyor.
Günümüzde yalnız Türkiye'de değil, dünyada da göreli artık-nüfusun en büyük kesimini Marx'ın “durgun” olarak tanımladığı kesim oluşturuyor. Yarı-zamanlı işlerde, güvencesiz ve en tehlikeli işlerde, en düşük ücretlerle çalışanlar, kimilerinin prekarya olarak adlandırdığı emekçiler, eğitim düzeylerinden bağımsız olarak Marx'ın “durgun” kategorisindeki tanımına uyuyorlar.
NE YAPMALI?
Şüphesiz işe öncelikle, başta gençler olmak üzere emekçilerin “bilinçlendirilmesi” ile başlamak gerekiyor. “Ev gencinin” boşlukta, kendiliğinden oluşmadığını, aksine sermayenin gençleri sömürü alanına çekebilmek için çok planlı ve programlı bir şekilde genç işsizliği yarattığını anlatmak gerekiyor. Sermaye sözcülerinin yalanlarını teşhir etmek ve gerçek nedenleri ortaya koymalıyız.
Daha sonra ne yapmak gerektiği konusunda bize Marx rehberlik ediyor. Marx Kapital'de diyor ki:
… emekçiler, ... aralarındaki rekabetin yoğunluk derecesinin tamamıyla nispi artık-nüfusun baskısından ileri geldiğini anlar anlamaz ... çalışanlarla işsiz kalanlar arasında düzenli bir işbirliği kurmak üzere işçi sendikaları ve benzer yollara başvurur vurmaz, sermaye ... arz talep yasası çiğneniyor diye feryadı basar. Çalışanlar ile işsizler arasındaki her yakınlaşma, bu yasanın “uyumlu” çalışmasını bozar.
Yani gerçek çözüm sermayenin “oyununu bozmaktan” geçiyor. Bunun için işçi sınıfını “çalışan” ve “işsiz” biçiminde bölen sahte ayrımları bir kenara bırakıp, çalışan ya da işsiz bütün işçileri “birlikte” örgütlememiz, kendimizi sermayenin koyduğu yasalarla sınırlamamamız gerekiyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder