Translate

28 Ocak 2026 Çarşamba

Pandemilerin Hatırlattığı Gerçek: Sağlığın Sınıfsal Belirleyicileri

 


ÖZ: Kapitalist üretim tarzının, kar maksimizasyonunu hedefleyen yapısı, kamusal olarak nitelediğimiz sağlık gibi değerlerin metalaşmasına ve genel anlamda toplumsal eşitsizliklere yol açmıştır. COVID-19 pandemisi gibi küresel krizler, kapitalizme içkin sorunları daha fazla görünür kılması açısından dikkat çekicidir.

Kapitalizmde süregelen toplumsal eşitsizlikler ile pandemide oluşan tahribatın büyüklüğü arasındaki ilişkiye odaklanan bu makale, pandeminin sınıfsal etkilerini ayrıntılandırmayı ve bir üretim tarzı olarak kapitalizmi sorgulamayı amaçlamaktadır. Çalışmada sağlığın toplumsal belirleyicileri, nicel ve nitel veriler ışığında ele alınarak, gelir dağılımındaki adaletsizlik, eğitim seviyesi, çalışma koşulları, barınma ve çevresel faktörler gibi unsurların sağlık üzerindeki etkileri derinlemesine incelenecektir. Bu yönüyle makale, sağlığın bireysel bir mesele olmadığını, toplumsal, ekonomik ve çevresel faktörlerle ilişkisini vurgulamaktadır. Makalede, COVID-19 pandemisinin yanı sıra 1918-1920 yılları arasında yaşanan İspanyol Gribi örneğiyle söz konusu ilişkisellik, tarihselci yöntemle ele alınarak, kapitalist üretim ilişkilerinin, kriz anlarında toplumsal eşitsizlikleri nasıl daha da derinleştirdiği serimlenecektir.

Anahtar Kelimeler: Kapitalizm, Sağlığın Toplumsal Belirleyicileri, COVID-19 Pandemisi, İspanyol Gribi, Toplumsal Eşitsizlikler.

The Truth Revealed by Pandemics: Class Determinants of Health

ABSTRACT: The profit-maximizing structure inherent in the capitalist mode of production has led to the commodification of publicly valued assets such as health, and to social inequalities in general. Global crises like the COVID-19 pandemic are notable for further exposing the problems intrinsic to capitalism. Focusing on the relationship between persistent social inequalities within capitalism and the magnitude of devastation caused by the pandemic, this article aims to detail the class-based impacts of the pandemic and to interrogate capitalism as a mode of production. By examining the social determinants of health through quantitative and qualitative data, the article will provide an in-depth analysis of the effects of factors such as income inequality, education level, working conditions, housing, and environmental factors on health. In this respect, the article emphasizes that health is not merely an individual concern, but is interconnected with social, economic, and environmental factors. Furthermore, by employing a historicist method and drawing on the example of the Spanish Flu of 1918-1920 alongside the COVID-19 pandemic, this article will elucidate how capitalist production relations exacerbate social inequalities during times of crisis.

Key Words: Capitalism, Social Determinants of Health, COVID-19 Pandemic, Spanish Flu, Social Inequalities.


Giriş

COVID-19 pandemisini sadece bir sağlık krizi olarak nitelemek, pandemi sürecine ilişkin birçok konunun göz ardı edilmesi anlamına gelebilir. Benzer şekilde, pandemi boyunca, birçok ülkenin siyasi erki tarafından sıklıkla tekrarlanan “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi, toplumsal eşitsizliklerin üzerini örten yönüyle belirgindir. Oysa, COVID-19 pandemisinin, birbirinden farklı toplumsal sınıfları aynı şekilde etkilemediği görülmektedir. Bir söylem olarak “hepimiz aynı gemideyiz” ifadesi, aslında yaşanan her krizde emekçi sınıflara hitaben sarf edilir. Çünkü zaten zor şartlar altında yaşamakta olan emekçi sınıfların koşulları, kriz ortamlarında iyice kötüleşir ve bu durumda siyasi iktidar, hatta toplumsal sistem, hedef haline gelebilir. Dolayısıyla var olan durumun bu ve benzeri söylemlerle ya da alanlarında “uzman” kişilerin çabalarıyla manipüle edilmesi ihtiyacı doğar. Ancak var olan tüm çabaya karşın, pandemi hakkında yapılan birçok araştırma, bu süreçten etkilenenlerin sınıfsal dağılımını göstererek, gemi analojisini yanlışlar. Bununla birlikte, bu durumun COVID-19 pandemisiyle sınırlı olmadığı, ondan yaklaşık yüz yıl önce ortaya çıkan İspanyol Gribinin, sınıfsal eşitsizlikler ile ölüm oranları arasındaki ilişkiyi açığa çıkarması bakımından onunla benzerlikler taşıdığı söylenebilir.

Sağlığın toplumsal belirleyicileri ile toplumsal eşitsizlikler arasında yakın bir ilişki olduğu söylenebilir. Karl Marx ve Friedrich Engels özel mülkiyete dayalı eşitsizliklere dair şu ifadeleri kullanırlar:

Özel mülkiyeti ilga edeceğiz diye infiale kapılıyorsunuz. Ama halihazırda özel mülkiyet sizin toplumunuzun onda dokuzu için mülga durumda, tam da ancak onda dokuz için hiç var olmaması sayesinde var olabiliyor. Yani siz, toplumun muazzam bir çoğunluğunun mülksüzlüğünü zorunlu koşul olarak varsayan bir mülkiyeti ortadan kaldırmak istemekle itham ediyorsunuz bizi. Sözün kısası, sizin mülkiyetinizi ilga etmek istemekle itham ediyorsunuz bizi. Elhak, bunu istiyoruz biz. […] Özel mülkiyetin ilgasıyla her türlü faaliyetin sona ereceği, genel bir tembelliğin sökün edeceği itirazını yönelttiler bize. Öyleyse, burjuva toplumunun çoktan miskinlikten çöküp gitmesi gerekirdi; çünkü çalışanların eline bir şey geçmiyor, eline bir şey geçenlerse çalışmıyor […] (Marx ve Engels, 2018, s. 70-71).

Marx ve Engels, bu metinde vurguladıkları, özel mülkiyet ile eşitsizlikler arasındaki ilişkiyi, artı değer kavramıyla ayrıntılandırırlar. Buna göre işçiler, elde ettikleri ücretin çok daha üzerinde bir değer üretmektedirler. Ancak işletme sahibi kendisinin hiçbir katkısı olmamasına rağmen, bu değere el koymaktadır. Dolayısıyla, işçilerin ödenmemiş emeği olarak ortaya çıkan artı değer, sermaye sınıfına akmakta ve bu durum büyük bir eşitsizlik yaratmaktadır.

Sağlık alanındaki eşitsizliklere bu çerçevenin bir parçası olarak baktığımızda, sağlıkta genetik faktörlere dayanmayan, beslenme, barınma, gelir düzeyi, çalışma koşulları ve erken çocukluk bakımı gibi toplumsal belirleyicilerin öne çıktığı görülür (Akalın, 2015, s. 37). Dolayısıyla, işçi sınıfının ürettiği artı değerin belirli ellerde birikmesinin oluşturduğu eşitsizliklerin, sağlığın toplumsal belirleyicileri üzerinde olumsuz etkilerinden söz edilebilir.

Birleşik Krallık, ABD ya da Fransa gibi yüksek gelirli ülkelerde, halkın refah düzeyinin ülke gelirine paralel olarak yüksek olduğu gibi bir algı, gerçeği yansıtmamaktadır. Hatta böyle ülkelerde, sosyo-ekonomik durum ve etnik köken gibi değişkenlere bağlı olarak, eşitsizliklerin çok daha keskin olduğu söylenebilir. Örneğin, Birleşik Krallık’ta Jubilee metro hattının bir ucundaki Canning Town'da ikamet eden Londralıların Westminster'daki hat boyunca sekiz durağı kapsayan bölgedekilere kıyasla ortalama yedi yıl daha az yaşamaları dikkat çekici bir bilgidir. Benzer bir şekilde, Glasgow’da Cathcart sakinleri ile Possilpark ve Ruchill’de oturanlar arasında arasındaki ortalama yaşam beklentisi farkı 15 yıl kadardır. ABD'de bu açının biraz daha geniş olduğu gözlenir. Örneğin, New Orleans’ın zengin ve fakir mahalleleri arasında ortalama yaşam süresinde 25 yıllık bir fark göze çarpar. Bununla birlikte, yoksul mahallelerde yaşayan insanların kalp-damar, kanser, şeker hastalığı ve KOAH (kronik obstrüktif akciğer hastalığı) gibi hastalıklara yakalanma oranlarındaki yükseklik dikkate değerdir. İngiltere'de kalp-damar hastalıklarından ölümlerin, en yoksul %20’lik kesimde üç kat daha fazla yaşanmasının da benzer bir şekilde sağlığın toplumsal belirleyicileriyle ilişkili olduğu söylenebilir (Bambra, Lynch ve E. Smith, 2021, s. 4).

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, var olan sınıfsal eşitsizliklerin, yedi pandemiye eşdeğer oranda can kaybına yol açtığı öne sürülmektedir (McCartney, Leyland, Walsh, ve Dundas, 2021). Tablo 1, bu araştırmada elde edilen, ülkelere göre değişen intihar, uyuşturucu zehirlenmesi ve eşitsizliğe dayalı yıllık ölüm oranlarını göstermektedir. Buna göre, eşitsizliklere bağlı ölüm oranlarının, intihar ve uyuşturucu zehirlenmelere kıyasla oldukça yüksek olduğu görülmektedir.



*UK, Birleşik Krallık; GB, Büyük Britanya; E&W, İngiltere ve Galler; Sco, İskoçya; NI, Kuzey İrlanda

Tablo 1 Yaşa göre intihar, uyuşturucu zehirlenmesi ve eşitsizliğe bağlı ölümlerin tahmini sayısı_2013 2017 yıllık ortalama, toplam nüfus_ (McCartney, Leyland, Walsh, ve Dundas, 2021).

Tabloya göre, yaş arttıkça eşitsizliğe bağlı ölümlerin sayısında artış görülmektedir. Bu durum, eşitsizliklerin uzun vadede sağlık üzerinde biriken etkisini göstermektedir. Bu gruptakiler, zamanla daha fazla sağlık sorunu yaşamakta ve daha erken ölmektedir. Bu tablo, sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin ölçülebilir, somut ve yaşla birlikte artan bir ölüm nedeni olduğunu istatistiksel olarak da ortaya koymaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı Sağlığın Toplumsal Belirleyicileri adlı kitapta, iyi bir sağlık politikasının, eğitim alanına ilişkin iyileştirmeleri, güvencesizliği ve işsizliği azaltmayı ve barınma koşullarını iyileştirmeyi hedeflemesi gerektiği belirtilir (Wilkinson ve Marmot, 2003, s. 11). Bunun yanı sıra, sosyal ilişkilerin niteliği ile sağlık arasındaki ilişki, kitabın dikkat çektiği diğer bir husustur. Buna göre, sosyal uyumun varlığında, karşılıklı güvenin ve saygının olduğu toplumlarda, insanların sağlıklarını koruyabilmesi olası iken, tam tersi bir koşulda bu mümkün olmamaktadır. Eşitsizliklerin varlığının, iyi sosyal ilişkiler üzerinde bozucu bir etki yarattığı söylenebilir. Gelir eşitsizliğinin yüksek düzeyde olduğu toplumlarda, daha az sosyal uyuma, daha fazla şiddet içeren suç eşlik eder. Sosyal uyum seviyesi ve kalp hastalıkları arasındaki ilişki üzerine yapılan bir araştırmada, sosyal uyum seviyelerine sahip bir toplulukta, koroner kalp hastalığı oranlarının düşük olduğu gözlenirken, sosyal uyumun azalmasıyla, kalp hastalığı oranlarında dikkat çekici bir yükselme fark edilir (Hylton, 2003, s. 31-32; Wilkinson ve Marmot, 2003, s. 22).

Yapılan bu ve benzeri araştırmalarda, insan sağlığını korumanın, biyo-medikal önlemlerin ötesinde bir perspektifi gerektirdiği görülmektedir. Dolayısıyla, sağlık alanında yaşanan sorunların önüne geçilmesi için, bu alana dair kaynakların daha adil paylaşılması ya da sağlık hizmetlerine erişim konusunda eşitliğin sağlanması yeterli olmayabilir. Bunun için, “sağlıkta eşitsizlikler üreten haksız sosyo-ekonomik düzenin değişmesi gereklidir. Sağlıkta eşitlik ancak toplumsal kaynakların ‘herkese gereksindiği kadar’ dağıtıldığı bir toplumda tam olarak sağlanabilir” (Akalın, 2015, s. 51).

Bu çalışma, pandemilerin toplumsal eşitsizlikleri nasıl görünür kıldığını ve derinleştirdiğini, tarihsel ve güncel örnekler üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Makalenin temel iddiası, sağlık krizlerinin asla sınıflardan bağımsız olmadığı; aksine kapitalist üretim tarzının yapısal özelliklerinin, kriz anlarında emekçi sınıfları orantısız bir şekilde etkilediğidir. Bu bağlamda, COVID-19 pandemisi ile yaklaşık yüz yıl önce yaşanan İspanyol Gribi arasındaki paralellikler, sağlığın toplumsal belirleyicilerinin kavramsal çerçevesi ile ele alınacaktır. Bu sayede, gelir dağılımındaki adaletsizlik, barınma, çalışma koşulları, eğitim ve çevresel faktörlerin sağlık üzerindeki etkileri, nicel ve nitel verilerle desteklenerek, sağlığın bireysel değil toplumsal bir mesele olduğu gösterilecektir. Böylelikle makale, "hepimiz aynı gemideyiz" söylemiyle, üstü örtülmeye çalışılan eşitsizlikleri açığa çıkararak, bir üretim tarzı olarak kapitalizmin sorgulanmasına katkı sunmayı hedeflemektedir.

Sınıfsal Eşitsizliklerin İspanyol Gribi Sürecine Etkisi

1918 yılında başlayıp, üç yıl süren İspanyol Gribinin, Birinci Paylaşım Savaşı’nda yaşamını yitiren insanların toplamından en az iki kat kadar fazla bir ölüm oranına sahip olduğu düşünülmektedir. Bundan dolayı, İspanyol gribinin, COVID-19 pandemisine kıyasla daha şiddetli bir seyri olduğu ifade edilebilir. Ayrıca, bir asır arayla yaşanan iki pandemi arasında, dünyada pek çok şey değişmesine karşın, her ikisinin de sağlık krizini aşan yönleri ve içerdiği sınıfsal çelişkiler bakımından benzerlikleri mevcuttur.

1918 yılının Mart ayında ABD'de ortaya çıkan İspanyol Gribi, sonrasında Avrupa, Avustralya, Çin ve Kuzey Afrika'ya yayılır. İspanya’da başlamasa da salgının İspanyol gribi olarak adlandırılması, hastalığın ilk önce İspanya nüfusunu derinden etkilenmesiyle ilişkilidir. Salgının ortaya çıktığı süreçten daha ölümcül seyreden ikinci dalgası, aynı yılın Ağustos ayında Fransa'da başladıktan sonra hızla tüm dünyaya yayılır. Salgının sebep olduğu can kayıplarının çoğu, Birinci Paylaşım Savaşı'nın sonlarına doğru, 1918 yılının Eylül-Aralık ayları arasında yaşanır. Salgın sırasında yaşamını yitirenlerin niceliğine dair kesin kayıtlar olmasa da bazı kaynaklar bu sayının, dünya genelinde 24,7-39,3 milyon arasında değiştiğini (Boianovsky ve Erreygers, 2021, s. 91), bazıları ise toplam sayının 25-100 milyon arasında olabileceğini öne sürer (Ryan, Olson, Glarum, ve Kirchner, 2009, s. 24).

İspanyol gribi Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına denk gelir. Birinci Paylaşım Savaşı sürecinde, olumsuz koşullardan dolayı zayıf düşmüş, zihnen ve bedenen yıpranmış yoksul halk ve askerler, bir de grip salgınıyla sarsılır. Salgın sebebiyle yaşanan can kayıplarının niceliğine dair kesin bir veri olmasa da İstanbul Şehremaneti ve Sıhhiye Mecmuası, binde 5 dolaylarında bir orana işaret eder. Kentin o dönem 1,100,000 civarında olan nüfusu göz önünde bulundurulduğunda, bu niceliğin 5,500 civarında olduğu söylenebilir. Gazeteci ve yazar Ahmed Emin Yalman (1888-1972) ise İstanbul’da salgından bir yıl önce 1917 yılında, toplam ölümlerin 25,270 olduğunu 1918 yılında bu sayının 40,594 olarak görüldüğünü belirtir. Dolayısıyla yaklaşık 15,000 kişilik artış, salgınla ilişkilendirilir (Yolun, 2020, s. 78-80). Nazım Hikmet Ran (1902-1963) Kuvayi Milliye adlı yapıtında, bu dönem halkın yaşadığı sıkıntıları anlatırken salgına da vurgu yapar:

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Seferberliği görmüşüz:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi,

bir de ittihatçılar,

Bir de uzun konçlu Alman çizmesi

914’den 18’e kadar yedi bitirdi bizi.

[…] Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Ve lakin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te

aktı Ren şarapları su gibi […] (Hikmet, 1992, s. 23).

Nazım Hikmet, İspanyol gribini de içine alan döneme ilişkin yazdıklarıyla, o dönem yaşanan sınıf çelişkilerini bir yönüyle gözler önüne serer. Bu çelişkilerin, salgın dönemindeki etkileri, birçok araştırmaya konu olur.

ABD Halk Sağlığı Hizmetleri’nde, istatistikçi olarak çalışmış olan Edgar Sydensricker’ın 1931 yılında İspanyol gribine yönelik yaptığı çalışma, 1918 yılında gerçekleşen grip salgınında, “gemi anolojisi”nde savunulan anlayışın tersine bir sürece işaret eder. Sydensricker, 1918'de ABD'de yapılan ulusal bir ankette yer alan 112.317 katılımcının verilerinden yola çıkarak, salgında yaşamlarını yitirenlerin sınıfsal konumlarını açığa çıkarır. Sydensricker’ın yaptığı araştırmaya göre salgın özellikle emekçi sınıfları vurur (Sydenstricker, 1931, s. 154-170; Morabia, 2021, s. 2235).

Birleşik Krallık’ta yapılan benzer araştırmalar, Sydensricker’ın bulgularıyla örtüşen sonuçlara ulaşır. Tablo 2, Birleşik Krallık’ta bölgeler arasında var olan eşitsizliklerin, İspanyol gribi sürecindeki ölüm oranlarına yansımasını gösterir. Buna göre, kuzey veya Midlands'te (ve Galler'de) ölüm oranlarının yüksek olduğu, güney bölgesinde ise ölüm oranlarının düşük olduğu görülürken, coğrafi eşitsizliklerin düzeyi dikkat çekmektedir. Örneğin, İngiltere'nin kuzeydoğusunda bulunan Newcastle yakınlarındaki Hebburn'de ölüm oranı 100.000'de 1194 iken, güneydoğuda bulunan Surrey'deki Sutton'da en düşük ölüm oranı 100.000'de 188’dir; yani ölüm oranları kıyaslamasında, en yüksek ve en düşük ölüm oranına sahip iki yer arasında altı kat fark gözlenir.


Kasaba


İlçe


Bölge

100.000 Kişi Başına Ölüm Oranı


En yüksek oranlar


Hebburn

Durham

Kuzey

1,194

Jarrow

Durham

Kuzey

887

Kidderminster

Worcestershire

Midlands

849

Barnsley

Yorkshire

Kuzey

835

Wallsend

Northumberland

Kuzey

828


En Düşük Oranlar


Hereford

Herefordshire

Güney

277

Sutton

Surrey

Güney

188

Woking

Surrey

Güney

225

Winchester

Hampshire

Güney

250

Taunton

Somerset

Güney

272

Tablo 2. 1918 İspanyol Gribi sürecinde İngiltere'de en yüksek ve en düşük ölüm oranlarına sahip yerleşim yerleri (Bambra, Lynch ve E. Smith, 2021, s. 26)


Şekil 1, benzer bir şekilde Birleşik Krallık’ta İspanyol gribi kaynaklı ölüm oranlarının coğrafi dağılımını gösterir. Buna göre kuzey bölgelerinin ve ilçelerinin, güneydekilere göre çok daha yüksek ölüm oranına sahip olduğu görülmektedir.

Belirli bir ülke içinde var olan eşitsizliklerin, salgın sırasında ölüm oranlarına etkisinin yanı sıra ülkeler arası eşitsizliklerin toplam ölüm oranlarına yansıması da dikkat çekicidir. İspanyol gribi sürecinde, dünyada salgın sebebiyle ölüm oranının en yüksek olduğu yerlerin, sömürgeleştirilmiş, yoksul ülkeler olduğu gözlenir. Bu bağlamda, Kenya 5,8 ölüm oranı ile ilk sıradadır; ikinci ise yüzde 5,2 ile Hindistan’dır. O dönem, nüfusunun 320 milyon civarında olduğu düşünüldüğünde, Hindistan’da 16-17 milyon can kaybının olduğu tahmin edilmektedir. Bir sonraki en yüksek toplam ölüm oranları sırasıyla Guatemala (yüzde 3,9), Madagaskar (yüzde 3,5), Güney Afrika (yüzde 3,4), Mauritius (yüzde 3,2) ve ile Endonezya (yüzde 3,0) olarak görülür (Barro, Ursúa ve Weng, 2020, s. 5).

Şekil 1 İspanyol Gribi salgınında, 100.000 nüfus başına (beşte birlik dilimlere ayrılmış), İngiltere ve Galler'deki yerel ölüm oranlarının haritası (Bambra, Norman, & Johnson, 2020, s. 609)



Sağlığın toplumsal belirleyicileri ile hastalık ilişkisi, birçok örnekte benzer sonuçları doğurmaktadır. Sosyo-ekonomik koşullar, morbidite, mortalite ve semptom şiddetine etki etmektedir (Bambra, Riordan, Ford ve Matthews, 2020, s. 964). COVID-19 pandemisi, bu durumu örnekleyen güncel bir örnektir.

COVID-19 Eşitsizlikleri

COVID-19 pandemisi boyunca, toplumun belirli katmanlarının virüse karşı daha savunmasız olduğu görülebilir. İnsanların sahip oldukları meslekler, çalışma/barınma koşulları ve sağlık hizmetlerine erişim gibi birçok değişkene bağlı olarak pandemiden etkilenme oranları değişir.

Örneğin, pandemi sürecinde virüsün daha fazla insana bulaşmasını önlemek için tasarlanan karantina uygulamasının, iş güvencesi olmayan ve gündelik işlerle geçimini sağlayan insanlar için virüsün dışında yaşamsal bir sorun olduğu gözlenir. Bunun yanı sıra, özellikle kent merkezlerinde çalışan işçiler, pandemi sürecinde önerilen ‘maske, mesafe ve hijyen’ önerilerine, olumsuz ulaşım ve çalışma koşulları sebebiyle uymakta zorlanırlar. Dolayısıyla, COVID-19 virüsüne daha fazla maruz kalırlar. İngiltere ve Galler’de, 2020 yılının Mart, Nisan ve Mayıs aylarını kapsayan dönemde, COVID-19 sebebiyle yaşamını yitirenlerin mesleklere göre dağılımı, var olan eşitsizliği açığa çıkarması bakımından önemlidir. Ulusal İstatistik Ofisi’nin (the Office of National Statistics_ONS) hazırladığı geniş ölçekli analize göre, fabrikalarda, inşaatlarda, temizlik işlerinde ve güvenlik görevlisi olarak çalışanlar, 100.000 kişi başına 39,7’lik ortalamayla, en yüksek ölüm oranına sahiptir. Bu meslekleri, 39,6 oranıyla bakım, eğlence ve diğer hizmet meslekleri izler. Ağırlıklı olarak kadınların görev aldığı evde bakım işlerinde çalışanlar arasında da ölüm oranlarının yüksek olduğu görülür. Buna karşın, yönetici olarak ve üst düzey kademelerde çalışanlarda, COVID-19 kaynaklı ölüm oranlarının düşüklüğü göze çarpar. Kaliforniya’da yapılan benzer bir araştırma da pandemi sürecindeki mesleki eşitsizliklere işaret eder. Çalışan yetişkinler arasında ölüm oranı ilk dönemde (Mart-Haziran 2020) %22 artar. Bu yüksek ölüm oranı, gıda ve tarım işçilerinde %39; ulaştırma ve lojistik işçilerinde %28 ve imalat işçilerinde %23 olarak görülür. Farklı etnik kökenden gelen çalışanlar ve azınlık olarak görülenler için bu mesleki etkilerin daha da yüksek olduğu fark edilir: Oranlar, Latin kökenli gıda ve tarım işçileri için %59; siyahi perakende çalışanları için %36 ve Asyalı sağlık çalışanları %40’dır. Almanya’da pandemi dönemine ilişkin yapılan bir araştırma ise, uzun süre işsiz kalanların hastaneye kaldırılma ihtimalinin çalışanlardan neredeyse iki kat daha fazla olduğunu gözler önüne serer. Gelişmiş bir refah devleti olarak görülen ve eşitlik temelli bir politikaya sahip olduğu varsayılan İsveç'te, varsayımların tersine bir sürecin işlediği görülür; pandemi sürecinde yaşamını yitirenlerin sınıfsal dağılımı İngiltere’de ve “gelişmiş” Avrupa ülkelerindekine benzer bir seyir izler. Pandemi sürecinden daha fazla etkilenen meslek gruplarının yanı sıra, güvencesiz ve kayıt dışı olarak çalışan işçiler için farklı bir zorluk söz konusudur. Çünkü pandemi döneminde yaygın olarak uygulanan karantina önlemleri ve bu gruptakilerin herhangi bir sosyal ve ekonomik güvencesinin olmaması, onları, ihtiyaç duydukları en temel gereksinimlerden yoksun bırakır. Bu durum, birçok örnekte, bu insanları kent merkezlerinin dışına iterek, COVID-19 virüsünün aslında daha da yayılmasına neden olur. Örneğin, Hindistan'da Mart 2020'de, hükümetin karantina kararı almasıyla, kayıt dışı olarak çalışan milyonlarca göçmen işçi, kırsaldaki evlerine dönmek zorunda kalır. Böylece, hem ulaşım araçlarında yaşanan yoğunluktan dolayı hem de virüsü taşıyan bireylerin kırsal bölgelerde yaşayanlarla karşılaşmalarıyla, COVID-19 daha geniş bir alana yayılır (Bambra, Lynch ve E. Smith, 2021, s. 17-19).

Sağlığın toplumsal belirleyicileri olarak da ifade edilen, insanların 'yaşadığı, çalıştığı, büyüdüğü ve yaşlandığı' koşullar, emekçi sınıfları hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, şeker hastalığı, KOAH, kanser, astım, karaciğer-böbrek hastalığı gibi kronik rahatsızlıklara karşı daha savunmasız hale getirmektedir. Bununla birlikte, COVID-19 virüsünün, bu tür kronik rahatsızlığı olanları çok daha fazla etkilemesi ve hastalığın ölümle sonuçlanma olasılığını artırması, emekçi sınıfların COVID-19’u bir sindemi olarak yaşamasına neden olur (Bambra, Lynch, & E. Smith, 2021, s. 28).

Sindemi terimi, ilk kez eleştirel tıbbi antropolog Merrill Singer, tarafından 1990'lı yılların başında, madde kullanımı, şiddet ve HIV ilişkisini açığa çıkarmak için kullanılır. Singer’e göre, iki veya daha fazla hastalığın çakışarak, bu hastalıkların sosyal, psikolojik veya biyolojik olarak etkileşime girmesiolumsuz koşulları daha da ağırlaştırırSağlığın toplumsal belirleyicileri bu etkileşimleri yönlendirir (Mendenhal, Newfield, ve Tsai, 2022, s. 1). Sindemi terimine ilişkin daha fazla ayrıntı için bkz. Singer, Merrill (2009). Introduction to syndemics: a critical systems approach to public and community health. San Francisco: Jossey-Bass.


COVID-19 pandemisi başlamadan önce, sağlıklı gıdaya ulaşmada zaten sorunlar yaşayan, temel hizmetlere erişimde zorlukları olan, olumsuz şartlar altında çalışmak zorunda kalan ve esnek çalışma saatleriyle aşırı yorulan; buna karşın aldığı ücretle temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan, olumsuz barınma koşulları olan ve tüm bu olumsuzlukların içinde fiziksel ve ruhsal hastalıklara yakalanan/yakalanma riski yüksek olan emekçi sınıfların, pandemi sürecinde sindemik bir etkiyle, COVID-19 virüsünden etkilenme seviyesinin yüksekliği şaşırtıcı görülmemelidir.

Pandeminin bir sindemi olarak yaşanması, dünya ölçeğinde COVID-19 kaynaklı ölüm oranlarının aslında açıklanandan çok daha yüksek oluğunu ifade eder. Yukarıda sözü edilen, bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar, COVID-19 ile etkileşime girdiğinde hasta için hayati risk taşımaktadır. Dolayısıyla, pandemi sürecinde, bu kronik rahatsızlıklar sebebiyle gerçekleştiği açıklanan can kayıplarında, COVID-19 faktörünün göz ardı edildiği söylenebilir. Buna ek olarak, hükümetlerin pandemi sürecinde yaşanan ölüm oranlarını, var olandan daha az yansıtma eğilimi, COVID-19 ölüm oranları hakkında net bir sayıya ulaşmadaki güçlüklerden bir diğeri olarak görülebilir. Bununla birlikte, son bir yıl içinde yapılan bazı araştırmalarda, sindeminin de göz önünde bulundurularak ölüm oranlarının güncellendiği görülmektedir.

DSÖ’nün 2023 yılında yayınladığı verilerde, 2020-2021 yıllarını kapsayan süreçte, COVID-19 kaynaklı ölüm sayısının, resmi olarak açıklananlara ek olarak, fazladan 15 milyon civarında olduğu görülmektedir. Ülke bazında da ortalama ölüm sayılarını gösteren raporlar ile resmi veriler arasında geniş bir açı gözlenir. Örneğin, 2020-2021 yıllarında Hindistan'da 4,7 milyon ölüm gerçekleşir. Hindistan'ın bildirdiği ölüm oranından 10 kat fazla olan bu nicelik, dünyadaki tüm COVID-19 kaynaklı ölümlerin neredeyse üçte birine karşılık gelmektedir. DSÖ, bu ortalamanın “daha önceki yıllarda meydana gelen ölüm sayısı ile salgının yokluğunda beklenen sayı arasındaki fark” göz önünde bulundurularak hesaplandığını ifade eder. Aynı zamanda, doğrudan COVID-19 sebebiyle olmasa da virüsün tetiklemesi sonucunda gerçekleşen ölümler de bu sonuca yansıtılır. Örgütün genel direktörü, Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus ortaya çıkan verileri şöyle yorumlar: "Bu düşündürücü veriler, yalnızca salgının etkisine işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm ülkelerin krizler sırasında daha güçlü sağlık bilgi sistemleri de dahil olmak üzere temel sağlık hizmetlerini sürdürebilecek daha dayanıklı sağlık sistemlerine yatırım yapma ihtiyacına da işaret ediyor" (WHO, 2022; BBC, 2022).

Washington Üniversitesi’ne bağlı çalışan Sağlık Ölçümleri ve Değerlendirme Enstitüsü (IHME), benzer bir araştırma yaparak, 1 Nisan 2023 tarihi itibarıyla, COVID-19’a bağlı toplam can kaybını 18,572,492 olarak açıklar (IHME, 2023). IHME direktörü Chris Murray, hükümetlerin bildirdiği COVID-19’a bağlı ölüm oranlarındaki düşük verilerin, büyük ölçüde, yetersiz test uygulamasıyla ilişkili olduğunu öne sürer (Sarı ve Çöl, 2023, s. 299).

Tüm bu araştırmaların ve yaklaşımların ışığında, “fazladan ölüm”, sindemi ve sağlığın toplumsal belirleyicileri gibi yaşanan sürecin nedenlerini açıklamak için kullanılan terimlerin sınırları olduğu söylenebilir. Ancak bu terimler ve benzerleri üzerinden “nedenlerin nedenlerine” yani üretim tarzı ve ilişkilerine ulaşmak mümkün olabilir.

Türkiye’de COVID-19 Eşitsizlikleri

Ülkelerin yaş ortalamasının, COVID-19 kaynaklı can kayıplarının niceliğini etkileyen unsurlardan olduğu öne sürülmektedir. Avrupa’da 65 yaş ve üzeri nüfusun genel ortalamasının %20’lerde olması bu açıdan bir dezavantaj olarak değerlendirilir. Türkiye’de ise bu oranın %9 civarında olması sebebiyle COVID-19’a bağlı ölümlerin daha az yaşanması öngörülür (Sarı ve Çöl, 2023, s. 301).

Sağlık Bakanlığı’nın Mart 2023 tarihi itibarıyla açıkladığı verilere göre, COVID-19 kaynaklı yaşanan toplam can kaybı, 102.174’dür. Ancak, DSÖ’nün yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmasında, Türkiye’deki toplam can kaybı ortalama 264.000 olarak görülmektedir. DSÖ, yerel yönetimlerden alınan veriler doğrultusunda bu sayıya ulaştıklarını belirtir. Bununla birlikte, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2020-2021 yıllarını kapsayan ölüm oranlarını, 2023 yılında açıklamasıyla, bu yıllarda, 200.000 fazladan ölümün gerçekleştiği görülmektedir. TÜİK’in 2021, 2022 yıllarını kapsayan, nedenlerine göre ölüm oranlarında ise fazladan ölümlerin, COVID-19 dışındaki hastalıklara dağıldığı görülüyor (TÜİK, 2023).

TÜİK’in yayınladığı istatistikler, ölüm oranlarının sosyoekonomik arka planı hakkında veri içermese de devletin resmî kurumlarının dışında bazı örgütlerin ve bilim insanlarının topladığı veriler üzerinden, Türkiye’de COVID-19 pandemisi sürecinden etkilenenlerin sınıfsal dağılımına ilişkin çıkarımlar yapılabilir.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı Nisan ayında yayınladığı, Türkiye’deki COVID-19 hastası toplamı ile üyeleri arasında COVID-19 pozitif vaka sayılarını kıyaslayan DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları), hazırladığı raporda, iki ortalama arasında geniş bir açının bulunduğunu açıklayarak: “Zorunlu ve acil işler dışında üretimin durdurulmaması, ‘Türkiye evde kal’ kampanyaları yapılırken, işçilerin zorla işe yollanması, işçileri salgınla karşı karşıya bırakıyor. İşçiler iş ve geçim kaygısı nedeniyle virüsün yaratacağı risklerle baş başa çalışmaya zorlanıyor” ifadelerine yer verir (DİSK, 2020, s. 2-4).

DİSK’in hazırladığı bu rapor, pandemi sürecinde işçilerin çalışma koşullarını ve hastalığa yakalanma oranlarını vurgulamakla kalmayıp, pandeminin sosyoekonomik arka planını da bir ölçüde yansıtmaktadır. DİSK üyelerinin toplamından daha fazla niceliğe sahip, herhangi bir örgütlülüğü ve sosyal güvencesi olmayan, geçici ve gündelik işlerde çalışarak yaşamlarını sürdürmeye çalışanlara ilişkin ise bir veri bulunmamaktadır. Ancak bu koşullar altındaki işçiler arasında mağduriyetin çok daha fazla olduğu tahmin edilebilir.

Bunun yanı sıra, Sağlık Bakanlığı’nın oluşturduğu, pandemi sürecinde sıkça kullanılan Hayat Eve Sığar (HES) uygulamasının sunduğu bazı verilerin, COVID-19’un sınıfsal arka planının okunmasına yardımcı olduğu söylenebilir.

Örneğin, işçi kenti olarak bilinen Kocaeli’nin, Türkiye nüfus sıralamasında ilk on il içinde olmamasına karşın, 2020 yılının Nisan ayında, yani Türkiye’de salgının başlangıcı diyebileceğimiz dönemde, COVID-19 vakalarının en fazla görüldüğü ilk beş il arasında olması ya da benzer şekilde, Zonguldak ilinin Kocaeli ile birlikte en fazla can kaybının yaşandığı ilk beş il arasında yer alması, bu bağlamda dikkate değerdir. HES uygulamasından alınan bir haritada, “yüksek riskli bölge” ile “düşük riskli bölge” yan yana görülmektedir. Sağlıksız yapılaşmanın yoğun olduğu ve genellikle gelir seviyesi düşük olanların yaşadığı Şirinevler’in, “yüksek riskli bölge”, orta ve yüksek gelire sahip olanların daha fazla ikamet edebildiği ve sağlıklı konuta erişimin daha olanaklı olduğu Ataköy’ün, “düşük riskli bölge” olarak görüldüğü haritanın, bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikleri yansıttığı söylenebilir. Benzer bir sonuca, Veloxity adlı şirketin, 2020 yılının Mart ayında başlatılan, “Evde Kal” çağrısına uyma sıklığını incelediği bir araştırma üzerinden de ulaşılabilir. Pandeminin başlarında gerçekleştirilen yedi günlük bir araştırmanın sonucunda, genellikle orta ve yüksek gelire sahip olanların ikamet ettiği yerler olarak bilinen Kadıköy, Çamlıca, Ataşehir, Fatih, Ataköy, Florya, Bakırköy, Etiler ve Şişli’de evde kalma oranı yüksek iken, gelir seviyesi düşük olanların daha çok ikamet ettiği Esenyurt, Bayrampaşa, Bağcılar, Sancaktepe, Pendik, Sultanbeyli gibi ilçelerde, “Evde Kal” çağrısına katılımın az olduğu görülür (Çıtak, 2020, s. 454-456). Dolayısıyla, “Evde Kal” çağrılarına katılımın, düşük ya da yüksek olmasının sınıfsal bir arka planının olduğu söylenebilir.

Dünya genelinde, evden çalışamayanlar, çalışmasına izin verilmeyenler ya da dışarıda geçici ve gündelik işlerde çalışanlar, doğal olarak evde kalamaz, toplu ulaşım kullanır ve onların standartları “maske, mesafe ve hijyen” gibi önerileri karşılayamaz. Sonuç olarak, pandemi sürecinde, işçi sınıfının önemli bir kısmının virüsle daha fazla temas etmesi, onların bu süreçte çok daha fazla zarar görmesine neden olur.

Pandemi Sürecinde Öğrenciler ve Eğitim-Öğretim

Pandemi sürecinin olumsuz etkilediği toplumun diğer bir kesimini öğrenciler oluşturmaktadır. Bu süreçte, dünyanın birçok ülkesinde okulların kapatılması, çok yönlü bir sorunu ortaya çıkarmıştır.

Her şeyden önce, özellikle yoksul öğrenciler için okulun işlevinin, eğitim-öğretim etkinlikleriyle sınırlı olmadığı, beslenme ve sosyalleşme gibi unsurların, en az bu etkinlikler kadar yaşamsal değeri bulunduğu söylenebilir. Okulda ücretsiz/indirimli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilen çocuklar, pandemi sürecinde okullar kapalıyken, bu gereksinimlerini karşılamakta zorlanmışlardır. Dünya Gıda Programı’nın (World Food Programme) açıkladığı verilere göre, bu dönem boyunca dünya ölçeğinde milyonlarca çocuk, okul yemeğinden mahrum kalmıştır. 2020 yılının Nisan ayında, bu durumda olan çocukların sayısının 354 milyon olduğu görülmektedir (World Food Programme, 2023; Lancker ve Parolin, 2020). Bu rakam, pandeminin sadece eğitim-öğretim etkinlikleri açısından değil, aynı zamanda beslenme ve sağlık açısından da derin bir krize işaret etmektedir.

Beslenme sorununun da ötesinde, okulların kapatılması çocukların fiziksel ve zihinsel sağlığını çok yönlü bir şekilde olumsuz etkilemiştir. Okulların, özellikle yoksul ailelerden gelen çocuklar için güvenli bir alan işlevi de vardır. Ev ortamında şiddete, ihmale ve istismara maruz kalan çocukların bu süreçte durumları daha da kötüleşmiştir (Toraman ve Kısa, 2022, s. 70-71). Dolayısıyla, sorunun sadece eğitim-öğretim sürecinin aksamasıyla sınırlı kalmadığı, aynı zamanda çocukların koruyucu bir ortamdan mahrum kalmasıyla da ilişkili olarak, güvenlik boyutunun olduğu görülmektedir.

Sonuç ve Öneriler

COVID-19 ve İspanyol Gribi pandemileri, sağlık krizlerinin asla nötr olmadığını; aksine var olan toplumsal eşitsizlikleri yansıtan ve derinleştiren olaylar olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada, her iki pandeminin de toplumun farklı katmanlarını eşitsiz bir şekilde etkilediği ve bu etkilerin arkasında yapısal faktörlerin bulunduğu ortaya koyulmuştur. Makalenin ulaştığı temel sonuçlar şöyle özetlenebilir:

1. Tarihsel Süreklilik ve Sistemik Sorunlar

İspanyol Gribi (1918-1920) ve COVID-19 (2019-2023) pandemileri arasında yüz yıllık bir zaman dilimi bulunmasına karşın, her iki salgında da benzer toplumsal dinamiklerin işlediği görülmektedir. İspanyol Gribi döneminde ölüm oranlarının işçi sınıfında daha yüksek olması ile COVID-19 pandemi sürecinde yaşanan ölümler arasındaki benzerlik, sağlık eşitsizliklerinin geçici olmadığını, tam tersine sistemik ve yapısal olduğunu göstermektedir. Bu tarihsel süreklilik, kapitalist üretim tarzının toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretme kapasitesini açığa çıkarmaktadır.

2. Kapitalizmin Sağlık Üzerindeki Etkileri

Kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde sağlık hizmetleri metalaştırılırken, toplumun belirli kesimlerinin bu hizmetlere erişimi kısıtlanmaktadır. İşçi sınıfının ürettiği "artı değer"in ona dönmemesi, işçilerin sağlık koşullarını doğrudan etkilemektedir. Sağlıksız yaşam alanları, güvencesiz çalışma koşulları ve yetersiz ücretler, emekçileri pandemiler karşısında savunmasız bırakmaktadır. Birleşik Krallık ve ABD örneklerinde görüldüğü gibi, yoksul bölgelerdeki yaşam beklentisinin zengin bölgelere göre 15-25 yıl daha düşük olması, bu yapısal eşitsizliğin somut göstergesidir.

3. Sağlığın Toplumsal Belirleyicileri ve Pandemiler

Sağlığın toplumsal belirleyicileri (gelir, eğitim, barınma, çalışma koşulları vb.), pandemilerin oluşturduğu tahribatın zemininde yer alan temel etmenlerdir. İngiltere'de kalp-damar hastalıklarından ölümlerin en yoksul %20'lik kesimde üç kat daha fazla yaşanması, COVID-19 pandemisi sürecinde ölüm oranlarının benzer bir dağılım göstermesi, bu belirleyicilerin kritik önemini ortaya koymaktadır. Pandemi, sağlığın bireysel bir mesele olmadığını, toplumsal yapıların sağlık sonuçlarını nasıl şekillendirdiğini görünür kılmıştır.

4. Türkiye Özelinde Pandemi ve Eşitsizlikler

Türkiye'de pandemi sürecinde açıklanan resmi verilerle gerçek ölüm oranları arasındaki farklar, sağlık politikalarının şeffaflığı konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuştur. DSÖ'nün 264.000 olarak hesapladığı ölüm sayısının, resmi verilerin (102.174) yaklaşık 2,7 katı olması dikkat çekicidir. DİSK tarafından yayınlanan raporlar, işçi sınıfının COVID-19'dan daha fazla etkilendiğini gösterirken; HES uygulamasından elde edilen veriler, Kocaeli ve Zonguldak gibi işçi kentlerinde vaka ve ölüm oranlarının yüksekliğini ortaya koymuştur. Şirinevler-Ataköy karşılaştırması, aynı kentte bile sınıfsal konumun pandemi deneyimini nasıl farklılaştırdığını somut olarak göstermektedir.

5. Eğitimdeki Eşitsizlikler

COVID-19 pandemisi döneminde yaygın olarak uygulanan uzaktan eğitim politikaları, var olan eğitim eşitsizliklerini derinleştirmiştir. Düşük gelirli ailelerin çocukları, uzaktan eğitim için gerekli teknolojik araçlara ve uygun ortama sahip olmadıkları için eğitim sürecinden kopmuş, bu da eşitsizliklerin gelecek nesillere aktarılması riskini beraberinde getirmiştir. Dünya Gıda Programı'nın verilerine göre, pandemi döneminde 354 milyon çocuğun okul yemeklerinden mahrum kalması, eğitimin sadece öğretim değil, aynı zamanda beslenme ve sosyalleşme işlevlerinin de altını çizmektedir.

Öneriler

Pandemilerin derinleştirdiği eşitsizliklerle mücadele etmek, belirli alanlarda yapılacak teknik iyileştirmelerle sınırlı kalamaz. Sağlık hizmetlerinin kamusal ve erişilebilir olmaması, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, çalışma koşullarındaki güvencesizlik ve eğitimde fırsat eşitsizliği gibi sorunlar, üretim tarzı ve ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda:

  1. Sağlık hizmetlerinin yeniden kamulaştırılması ve piyasa mekanizmalarının dışına çıkarılması, herkesin eşit ve ücretsiz sağlık hizmetine erişiminin sağlanması gerekmektedir.

  2. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş güvencesinin sağlanması, çalışma saatlerinin azaltılması ve insanca yaşanabilir ücretlerin garanti edilmesi, işçi sınıfının sağlık koşullarını iyileştirecektir.

  3. Gelir dağılımında adaletin sağlanması, temel ihtiyaçlara erişimde eşitliğin ön koşuludur. Vergi sistemlerinin yeniden yapılandırılması ve sosyal güvenlik ağlarının güçlendirilmesi bu yönde atılacak adımlardır.

  4. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, sadece teknolojik araç temini ile sınırlı kalmamalı; eğitimin kamusal, ücretsiz ve herkes için erişilebilir olması ilkesi güçlendirilmelidir.

  5. Barınma hakkının güvence altına alınması, sağlıklı ve insanca yaşam koşullarının temel bir hak olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Ancak tüm bu öneriler, düzen içi iyileştirmeler olarak kaldığı sürece sınırlı bir etki yaratacaktır. Sorunun kaynağı, kar maksimizasyonuna dayalı kapitalist üretim tarzının kendisidir. Dolayısıyla, sağlıkta gerçek bir eşitliğin sağlanması, toplumsal kaynakların "herkese gereksindiği kadar" dağıtıldığı, özel mülkiyet ve sömürü ilişkilerinin aşıldığı, kolektif ihtiyaçların bireysel kârın önüne geçtiği alternatif bir toplumsal örgütlenmeyi gerekli kılmaktadır. Pandemiler, kapitalizmin yapısal çelişkilerini açığa çıkaran tarihsel dönüm noktalarıdır ve toplumların bu krizlerden çıkaracağı dersler, gelecekteki toplumsal dönüşümlerin yönünü belirleyecektir.

EXTENDED ABSTRACT

Purpose and Significance of the Study

This article examines the relationship between persistent social inequalities inherent in capitalism and the disproportionate impact of pandemics, focusing on the COVID-19 pandemic (2019-2023) and the Spanish Flu (1918-1920). The study aims to highlight how capitalist production relations exacerbate social inequalities during crises, transforming health—a public good—into a commodified service. By analyzing the class-based effects of pandemics, the article critiques capitalism as a mode of production and underscores the systemic nature of health disparities. The significance of this work lies in its historical and contemporary comparison, revealing how pandemics amplify pre-existing inequalities and serve as critical junctures for understanding structural socio-economic issues.

Methodology
The study employs a historical approach, combining qualitative and quantitative data to explore the social determinants of health. It draws on empirical research, official statistics, and scholarly literature to compare the socio-economic impacts of the Spanish Flu and COVID-19. Key sources include studies from the United Kingdom, the United States, and Türkiye, as well as reports from organizations like the World Health Organization (WHO) and the International Labour Organization (ILO). The analysis focuses on variables such as income inequality, working conditions, housing, and access to healthcare, demonstrating their role in shaping pandemic outcomes.

Key Findings

  1. Historical Continuity of Inequalities: Both the Spanish Flu and COVID-19 disproportionately affected marginalized and working-class populations. In 1918, lower-income individuals in the U.S. faced higher mortality rates due to poor living and working conditions. Similarly, during COVID-19, essential workers (e.g., factory employees, cleaners, and security personnel) experienced higher infection and death rates compared to managerial classes. This continuity underscores how systemic inequalities persist across centuries.

  2. Capitalism and Health: The commodification of healthcare under capitalism restricts access for disadvantaged groups. The article highlights the concept of surplus value, where workers’ unpaid labor enriches capitalists while leaving them vulnerable to health crises. Examples from the UK and U.S. show that regions with higher poverty rates (e.g., Glasgow’s Possilpark) had significantly lower life expectancies and higher pandemic mortality rates than affluent areas.

  3. Social Determinants of Health: Factors like income, education, and housing directly influence health outcomes. For instance, in England, COVID-19 death rates were three times higher in the poorest 20% of neighborhoods compared to the wealthiest. Ethnic minorities, such as Black and Latino communities in the U.S., also faced elevated risks due to structural inequities.

  4. Case Study: Türkiye: Official COVID-19 mortality data in Türkiye underreported deaths, with excess mortality estimates suggesting nearly 200,000 unaccounted fatalities. Industrial cities like Kocaeli and Zonguldak, with dense working-class populations, recorded higher death rates. Reports from trade unions (e.g., DİSK) revealed that workers were forced to continue laboring under unsafe conditions, increasing exposure to the virus.

  5. Education and Inequality: Remote learning during COVID-19 exacerbated educational disparities. Children from low-income families lacked access to digital tools and stable internet, while the loss of school meal programs left millions food-insecure. The World Food Programme estimated that 354 million children globally lost access to nutritious meals during lockdowns.

Conclusion
Structural Inequities and the Path Forward

The COVID-19 and Spanish Flu pandemics serve as stark reminders that health crises are never neutral; they act as mirrors reflecting and amplifying pre-existing social inequalities. This study reveals how capitalist structures—rooted in profit maximization, privatization of public goods, and class exploitation—systematically predispose marginalized groups to higher morbidity and mortality during pandemics. The parallels between 1918 and 2020 are undeniable: in both eras, impoverished communities, racial minorities, and essential workers bore the brunt of viral devastation, while elites insulated themselves from the worst outcomes.

Key Insights

  1. The Myth of "We’re All in the Same Boat": Political rhetoric during crises often obscures structural disparities. Data from the UK and U.S. show that COVID-19 death rates among low-wage workers were up to three times higher than among white-collar professionals. Similarly, the Spanish Flu ravaged industrial cities and colonies, with mortality rates in India’s impoverished regions eclipsing those of colonizing nations. These outcomes are not incidental but engineered by systems that prioritize capital over lives.

  2. Sindemics: The Collision of Inequities: Pandemics function as syndemics—where biological and social crises intersect. Chronic diseases (e.g., diabetes, COPD), prevalent in low-income communities due to environmental stressors and inadequate healthcare, compounded COVID-19’s lethality. In Türkiye, underreported deaths and overcrowded industrial zones like Kocaeli exemplified how capitalism’s "sacrifice zones" absorb disproportionate harm.

  3. The Failure of Market-Based Health Systems: The commodification of healthcare under capitalism exacerbates disparities. In the U.S., uninsured populations faced delayed testing and treatment, while in Türkiye, informal laborers lacked access to social safety nets.

  4. Education as a Battleground: Remote learning during COVID-19 laid bare the digital divide. In Türkiye, students without devices or internet access were excluded from education, perpetuating intergenerational poverty. Globally, the loss of school meal programs pushed millions into food insecurity, revealing how schools serve as lifelines for marginalized children.

Beyanlar

Finansal destek beyanı

Herhangi bir finansal destek beyanı bulunmamaktadır.

Çıkar çatışması beyanı

Herhangi bir kişi veya kurumla çıkar çatışması bulunmadığını beyan ederim.

KAYNAKÇA

Akalın, A. (2015). Sağlığa ve Hastalığa Toplumcu Yaklaşım. İstanbul: Yazılama Yayınevi.

Bambra, C., Norman, P., & Johnson, N. (2020). Visualising regional inequalities in the 1918 Spanish flu pandemic in England and Wales. Economy and Space, LIII (4), s. 607-611.

Bambra, C., Lynch, J., & E. Smith, K. (2021). The Unequal Pandemic: COVID-19 and Health Inequalities. Bristol: Bristol University Press.

Bambra, C., Riordan, R., Ford, J., & Matthews, F. (2020). The COVID-19 pandemic and health inequalities. Journal of Epidemiol Community Health(74), s. 964–968.

Barro, R. J., Ursúa, J. F., & Weng, J. (2020). The Coronavirus and the Great Influenza Pandemic: Lessons from the “Spanish Flu” for the. Nber.

BBC. (2022, Mayıs 5). WHO'dan Covid-19 ölümleri hesaplaması: Türkiye'de açıklananın 2,7 katı kişi hayatını kaybetti. Kasım 16, 2023 tarihinde BBC Türkçe: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-61333377 adresinden alındı.

Boianovsky, M., & Erreygers, G. (2021). How Economists Ignored the Spanish Flu Pandemic in 1918–1920. Erasmus Journal for Philosophy and Economics, 14(1), s. 89-109.

Çıtak, N. (2020). COVID-19 ve Sınıfsal Eşitsizlik. Türk Tabipleri Birliği. TTB.

DİSK. (2020). COVID-19 Disk Raporu-3. Devrimci İşçi Sendikaları. İstanbul: Disk-Ar.

Hikmet, N. (1992). Kuvayi Milliye (6. Basım b.). İstanbul: Adam Yayınları.

Hylton, J. (2003). Improving Health Through Intersectoral Cooperation. Ottawa: The Muttart Foundation.

IHME. (2023, April 1). COVID-19 Projections. Kasım 16, 2023 tarihinde IHME: https://covid19.healthdata.org/global?view=cumulative-deaths&tab=trend adresinden alındı

Lancker, W. V., & Parolin, Z. (2020). COVID-19, school closures, and child poverty: a social crisis in the making. TLancet. Public health, 5 (5), s. 243–244. doi: https://doi.org/10.1016/S2468-2667(20)30084-0

Marx, K., & Engels, F. (2018). Komünist Manifesto. (T. Bora, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.

McCartney, G., Leyland, A. H., Walsh, D., & Dundas, R. (2021). Scaling COVID-19 against inequalities: should the policy response consistently match the mortality challenge? 75(4), s. 315-320. Mayıs 21, 2023 tarihinde https://jech.bmj.com/content/75/4/315 adresinden alındı.

Mendenhal, E., Newfield, T., & Tsai, A. C. (2022). Syndemic theory, methods, and data. Social Science & Medicine(295). doi: https://doi.org/10.1016/j.socscimed.2021.114656

Ryan, R. J., Olson, L. M., Glarum, I. F., & Kirchner, A. W. (2009). Pandemic Influenza: Emergency Planning and Community Preparedness. (R. R. Jeffrey, Dü.) Boca Raton/Florida: CRC Press Taylor&Francis Group.

Sarı, S., & Çöl, M. (2023, Temmuz). COVID-19 ile İlişkili Fazladan Ölümlerin Türkiye'deki ve Dünyadaki Durumuna Bir Bakış. Toplum ve Hekim, 38(4), s. 295-304.

Sydenstricker, E. (1931, January 23). The Incidence of Influenza among Persons of Different Economic Status during the Epidemic of 1918. Public Health Reports (1896-1970), XLVI (4), s. 154-170.

Toraman, A.U. ve Kısa, Ö. (2022). COVID-19 Salgınının Çocuklar Üzerindeki Olası Etkileri: İstismar ve İhmal Boyutu. Dokuz Eylül Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Elektronik Dergisi. 15(1), 68-77.

TÜİK. (2023). Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistikleri, 2022. Kasım 17, 2023 tarihinde TÜİK: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Olum-ve-Olum-Nedeni-Istatistikleri-2022-49679 adresinden alındı.

WHO. (2022, May 5). 14.9 million excess deaths associated with the COVID-19 pandemic in 2020 and 2021. Aralık 16, 2023 tarihinde World Health Organization: https://www.who.int/news/item/05-05-2022-14.9-million-excess-deaths-were-associated-with-the-covid-19-pandemic-in-2020-and-2021 adresinden alındı.

WHO. (2022, May). Global excess deaths associated with COVID-19, January 2020- December 2021. Ekim 10, 2023 tarihinde World Health Organization: https://www.who.int/data/stories/global-excess-deaths-associated-with-covid-19-january-2020-december-2021 adresinden alındı.

Wilkinson, R., & Marmot, M. (2003). Social Determinants of Health: The Solid Facts. Copenhagen: WHO.

World Food Programme. (2023). Global Monitoring of School Meals During COVID-19 School Closures. Aralık 1, 2023 tarihinde WFP: https://cdn.wfp.org/2020/school-feeding-map/?_ga=2.201921873.1733416669.1586285970-1859366263.1586285970 adresinden alındı.

Yolun, M. (2020, Nisan). İspanyol Gribinin Kısa Bir Öyküsü. Toplumsal Tarih (316), s. 74-80.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder