Translate

4 Temmuz 2026 Cumartesi

Sınıfı yeniden anımsayalım

 


Sosyalizmin öyküsünü kimileri Paris Komünü’nden, kimileri Ekim Devrimi’nden başlatır. Lenin’in Ekim Devrimi’nin 71. gününde çocuklar gibi sevinerek dans etmesi, tarihin ikinci proletarya iktidarının, ilkinden daha uzun süre ayakta kalmayı başardığını söylemesi, öyküyü Komün’den başlatmanın daha doğru olduğunu düşündürüyor.

Sovyetler Birliği deneyimi de 70 yıl yaşayabildi. Önce Berlin duvarı yıkıldı, ardından sosyalist ülkeler çözüldü ve son olarak geçtiğimiz hafta Küba, kapitalizme dönüş yolunda büyük bir adım attı. Böylece 1871’den 155 yıl sonra yeniden başa döndük. Olsun, biz de baştan başlarız.


HER ŞEYİN BAŞI SINIF

İlk kez 1990’ların başlarında “solcu” olduğunu bildiğim eski bir dost, “bütün hayatı sınıfla açıklayamazsın” dediğinde çok şaşırmıştım. Gerçi görüşmeyeli 3 – 5 yıl olmuştu, fakat dostumun hala solcu olduğunu sanıyordum. Daha sonra “hayattaki tek çelişki emek – sermaye çelişkisi değil, başka çelişkiler de var” demişti. Böyle cümleleri ilk kez duyuyordum, hayatta emek – sermaye çelişkisinden daha önemli hangi çelişki(ler) olabilirdi ki?

Toplumların tarihini “sınıf savaşımları” oluşturur diyerek, toplumsal yapının temel biriminin, toplumsal ilişkilerin nesnel temelinin (özünün) “sınıf” olduğunu söylemiyor muyduk? İnsanları sınıf biçiminde ortak bir toplumsal konum içinde bir araya getiren asıl etmen, nesnel sınıf çıkarları değil miydi?

1990’ların ortalarında, sömürünün kaynağını “üretim ilişkileri” veya “artı ürün” dışında, örneğin “toplumsal cinsiyet” veya “etnik kimlik” gibi, toplum içindeki diğer eşitsiz ilişkilerde arayan görüşler ortaya çıkmıştı ve asıl çelişkinin artı ürünü üretenler ile bu ürüne el koyanlar arasında olduğunu kabul etmiyorlardı.

1990’lı yılların sonlarına doğru sol içinde “sınıf” siyaseti buharlaşırken, yerine “kimlik” siyaseti egemenliğini kurmuştu. Artık eskiden solcu olduklarını bildiğiniz insanlarla konuşurken “işçi sınıfı” dediğinizde, yüzlerin buruştuğunu görüyor, cümlenizin gerisinin dinlenmediğini hissediyordunuz. Onların “dilleri” dahi değişmiş, sizin hiç duymadığınız sözcüklerle konuşmaya başlamışlardı. Fakat daha da kötüsü, sizin bildiğiniz sözcükleri şimdi “başka anlamlarda” kullanıyorlardı.


SINIF NEYDİ?

Lenin, 28 Haziran 1919 tarihinde kaleme aldığı “Muhteşem Bir Başlangıç: Cephe Gerisindeki İşçilerin Kahramanlığı - Komünist Subbotnikler” başlıklı broşürde, “sınıf” tanımını şöyle yapıyordu:

Sınıflar, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sisteminde işgal ettikleri yer, üretim araçlarıyla olan ilişkileri (çoğu durumda sabit ve kanunla formüle edilmiş), emeğin toplumsal örgütlenmesindeki rolleri ve dolayısıyla sahip oldukları toplumsal zenginlik payının büyüklüğü ve onu edinme biçimleri bakımından birbirinden ayrılan büyük insan gruplarıdır. Sınıflar, belirli bir toplumsal ekonomi sisteminde işgal ettikleri farklı yerler nedeniyle, biri diğerinin emeğine el koyabilen insan gruplarıdır”.

O halde sınıflar,

1. Toplumsal üretim sistemindeki yerlerine, yani toplumun ekonomik yapısında nerede durduklarına, ne ürettiklerine, kim için ürettiklerine vb göre,

2. Üretim araçlarıyla olan ilişkileri, yani fabrikalara, makinelere, toprağa sahip olup olmamaları bakımından (mülkiyet veya mülkiyetsizlik),

3. Emeğin toplumsal örgütlenmesindeki rolleri, yani toplumun genel işbölümü ve üretim sürecinin örgütlenmesindeki işlevi (doğrudan üretim, denetim, destek, karar verme yönetim vb) aracılığıyla,

4. Sosyal zenginlikten aldıkları payın büyüklüğüne ve edinme biçimine (ücret, kâr, rant, faiz vb) göre, (yani, kendi emekleriyle veya başkalarının sömürülmesi yoluyla) birbirinden ayrılıyorlardı.

Bu tanım çerçevesinde kapitalist ülkelerde sınıflar genellikle şöyle biçimleniyordu:

1. Kapitalist (sermayedar) sınıf veya burjuvazi,

2. Küçük burjuvazi,

3. İşçi sınıfı veya proletarya.

Ancak Marx, bir sınıfın üyesi olmanın yalnızca “nesnel bir aidiyeti” gösterdiğini özellikle vurgulamıştı. “Kendinde sınıf” konumunu, sınıfların oluşumu için yeterli görmüyordu. Çünkü ona göre, sınıf üyelerinde ortak bir aidiyet duygusundan veya ortak bir yaşam biçiminden kaynaklanan benzer tutum ve inançlar gelişmedikçe, “sınıf bilincinden” söz edilemezdi.


SINIF MÜCADELESİ

Tarihsel maddecilik bize, bir toplumun üretim biçiminin, o toplumun ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel bütün kurumlarının belirleyicisi olduğunu söylüyordu. İnsanlar bu üretim biçimi içinde geçimlerini sağlamak için üretimde bulunurken, birbirleriyle zorunlu olarak ilişkiye giriyorlar (işçi geçimini sağlamak için mecburen patronun yanında çalışıyor, patron da üretim yapabilmek için mecburen işçi çalıştırıyor) ve bu nedenle toplumsal ilişkilerin (üretim ilişkileri) niteliği, üretim biçimi tarafından belirleniyordu.

Bu ilişki içinde mülk sahibi ve yönetici sınıfların, üretim araçları ve doğrudan üreticilerin emeği üzerinde denetim sağlama çabaları, işçi sınıfı ile sermaye sınıfı arasındaki sınıf mücadelesinin temelini oluşturuyordu.

Sınıf demek, özünde “sömürü” demekti. Toplum içindeki eşitsizliklerin kaynağı, sınıf ilişkileri, yani sömürü ilişkileriydi. Sınıflı toplumlar esas olarak “sömüren” (artık ürüne el koyanlar) ve “sömürülen” (dolaysız üreticiler) sınıflardan oluşurlardı. Köleci toplumlarda sömüren sınıf köle sahipleri, sömürülen sınıf köleler; feodal toplumlarda sömüren sınıf soylular ve toprak sahipleri, sömürülenler serfler ve kapitalist toplumda sömürenler sermayedarlar, sömürülenler işçilerdi.

Emek sürecinin yeni yoğunlaşmaya ve proleterleşme sürecinin yeni gelişmeye başladığı manüfaktür üretim döneminde, sermayenin emek üzerindeki baskısı ve egemenliği daha “doğrudan yollarla” gerçekleşiyordu: sermaye artık değere, ancak devlet aygıtının siyasal gücü aracılığıyla el koyabiliyordu.

Sermayenin yoğunlaşmasıyla birlikte büyük ölçekli endüstriler ortaya çıktı ve üretim sürecinin yeniden yapılanmasında, emek gücünün kendisinden çok, emek araçları etkili duruma geldi. Artık insan emeği, üretim araçlarının teknolojik girdilerine bağımlıydı, yani emek sermayenin mutlak egemenliği altına girmişti.

Marx'a göre asıl önemli olan, sınıf üyelerinin kendi nesnel ve çelişkili durumlarının ve öteki sınıflarla antagonistik ilişkilerinin farkına varmaları, dolayısıyla çıkarlarını korumak için belli bir siyasal bilince (sınıf bilinci) ve sınıfsal bütünleşmeye (örgütlenmeye) sahip olmalarıydı. Bu ise, ancak siyasal mücadeleyle olanaklıydı. Kitleler ancak siyasal mücadele içinde bir araya gelirler ve “kendi için” sınıf konumunda oluşumlarını tamamlarlardı.


Bunu küçük bir “ısınma” kabul edin. Devam edeceğiz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder