Translate

12 Ocak 2015 Pazartesi

OECD Raporu’nun ilk tümcesi değiştirilmeli

OECD Raporu’nun ilk tümcesi şöyle olmalıydı: “Geçtiğimiz 10 yılda Türkiye sağlık hizmetlerini özelleştirerek, 2003 yılında genel bütçe yerine prime dayalı bir sağlık güvencesi modeli getirdi ve toplumun bakım hizmetlerine erişimini dramatik olarak piyasalaştırdı”.

Geçtiğimiz günlerde OECD Türkiye’nin “Sağlıkta Dönüşüm Programı”na ilişkin bir rapor yayınladı: “OECD Sağlık Bakımı Kalitesi Değerlendirmeleri: Türkiye 2014 – Standartları Yükseltmek”.

OECD Raporu, “Geçtiğimiz 10 yılda Türkiye inanılmaz sağlık bakımı reformları yaparak, 2003 yılında herkese sağlık güvencesi sağladı ve toplumun bakım hizmetlerine erişimini dramatik olarak genişletti” tümcesiyle başlıyor. “Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) hastane sektöründe önemli yatırımlar ve bir aile hekimliği sistemi kurulması eşliğinde sağlık sisteminde yüksek düzeyde bir etkinlik” sağlamış.

Türkiye’yi hiç görmemiş, tarihini bilmeyen bir okur muhtemelen şöyle düşünecektir: Demek ki Türkiye’de 10 yıl önce sağlık bakımının kapsamı “sınırlıymış”! Gerçekten de amaç okurda bu “algıyı” yaratmaktır. İnsanların sağlık güvencesine sahip olmadığı bir ülkede “reform” yapılmış ve insanlar sağlık güvencesine kavuşturulmuş izlenimi yaratılmak istenmektedir.

Oysa biz Türkiye’de yaşayan insanlar, bu ülkede 1960’larda, yani bundan 10 yıl değil 50 yıl önce sağlıkta “reform” yapıldığını, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirildiğini ve “herkese” sağlık güvencesi sağlandığını biliyoruz. Hem de yurttaşların ödediği primler karşılığında değil, “genel bütçeden” finanse edilen, Anayasa ile güvence altına alınmış “kamusal” bir sağlık güvencesi.

Evet, geçmişte Türkiye’de yurttaşların Anayasa’da yer almasına karşın haklarını kullanamadıkları doğrudur. Ancak bunun nedeni sağlıkta “reform” yapılmamış olması değil, sermaye yanlısı hükumetlerin Anayasa’nın ve yasaların hükümlerini yerine getirmemeleridir.

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın gerçek amacı yurttaşlara “sağlık güvencesi” sunmak olsaydı, bunun için “yeni” düzenlemeler yapmasına gerek yoktu, yalnızca Anayasa’da ve yasalarda var olan hükümlerin gereklerini yerine getirmesi yeterli olurdu. Fakat gerçek amaç bu değildir, gerçek amaç sağlık güvencesinin “kamusal” finansmanını ortadan kaldırmak ve yerine insanların ödedikleri primler karşılığında sağlık güvencesine sahip olabilecekleri “özel” bir sistem getirmek, yani sağlık güvencesini “özelleştirmektir”.

Evet, bugün Türkiye’de Genel Sağlık Sigortası’nın bütün yurttaşları kapsadığı doğrudur. “Ödeme gücü” olanlar ödedikleri primler karşılığında, “ödeme gücü olmayanlar” ise gelir testi aracılığı ile genel bütçeden desteklenerek sağlık güvencesine kavuşturulmuştur. Ancak bu “ileriye” doğru değil, “geriye” doğru bir adımdır.  Sağlık hizmetlerinin çağdaş ve insan onuruna yaraşır bir “kamusal” modelle finanse edilmesi yerine, ilkel ve insanları gelir testleriyle aşağılayan “özel” bir model getirilmiştir.

“Ne olmuş? Ha Ali, Veli; ha Veli, Ali. Önemli olan “herkesin” sağlık güvencesine alınması” diyemeyiz. Evet, herkese sağlık güvencesi sağlanması önemlidir, fakat belirttiğimiz gibi bu ülkede zaten herkesin sağlık güvencesi vardı. “Ama insanlar bundan yararlanamıyorlardı, şimdi yararlanabiliyorlar”! Peki, neden daha önce yararlanamıyorlardı da, şimdi yararlanabiliyorlar? Meseleyi tam olarak anlayabilmek için bu soru çok önemlidir.

Şimdi düşünelim. Geçmişte insanlar sağlık güvencesinden nasıl yararlanıyordu? Eğer Emekli Sandığı, SSK veya Bağ-Kur kapsamında iseler, kamu sağlık kuruluşlarından ücretsiz hizmet alabiliyorlardı. Sorun bu kurumların kapsamında olmayan, fakat Anayasa ve yasalarla sağlık bakımlarının “genel bütçeden” karşılanması gereken “güvencesiz” insanların sağlık hizmetlerinden yararlanamamasıydı. Yani hükumetler “genel bütçeden” bu insanların gereksindiği payı ayırmıyorlardı.

Bugün durum nedir? Eskiden Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur kapsamında bulunan insanlar için uygulamada bir şey değişmedi. Bu kurumlar SGK çatısı altında toplandı ve eskiden olduğu gibi hizmet almaya devam ediyorlar. Eskiden bu kurumların kapsamında olmayan insanlar için “gelir testi” getirildi. Eğer “ödeme güçleri” olmadığını kanıtlayabilirlerse, bu insanların primlerini hükumet “genel bütçeden” ödüyor ve hizmetlerden yararlanabiliyorlar.

O halde aradaki fark ne? Eskiden ödeme gücü olmayanlar için gerekli finansmanı sağlamayan hükumetler, şimdi “sağlıyor”. Yani OECD Raporu’nda iddia edildiği gibi bu insanlar 2003 yılında sağlık güvencesi kapsamına alınmadılar, 2003 yılına kadar ödeme gücü olmayanlar için genel bütçeden harcama yapılmazken, 2003 yılından sonra yapılmaya başlandı.

Soru soruyu açıyor. Peki, neden 2003 öncesinde ödeme gücü olmayanlar için genel bütçeden gerekli harcamayı yapmayan hükumetler, 2003 sonrasında yapmaya başladılar? Bu sorunun yanıtı da, OECD Raporu’nun ikinci tümcesinde gizli: “hastane sektöründe önemli yatırımlar ve bir aile hekimliği sistemi kurulması”.

2003 sonrasında hastane sektörüne yapılan yatırımlara bakıldığında, bu sektör içinde büyüyen ve egemen hale gelen kesimin “özel” sektör olduğu görülür. Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet tarihi boyunca hastane yatırımlarının ezici çoğunluğu kamusal yatırımlar iken, SDP ile birlikte bir yandan kamu hastaneleri özelleştirilmiş ve diğer yandan yüzlerce yeni özel hastane açılmıştır. 2003 öncesinde kamu hastanelerini (özellikle SSK hastanelerini) özelleştirmeyi planlayan hükumetler, on yıllarca bu kurumların hizmet sunabilmesi için gerekli yatırımları yapmamışlar ve sonunda hizmet sunamaz hale getirilen kurumların özelleştirilmesi için zemin hazırlamışlardır. Yani hükumetler 2003 yılına kadar kamu hastanelerine aktarmadıkları kaynakları, 2003 yılından sonra özel ve özelleştirilmiş hastanelere cömertçe aktarmışlardır.

Yine OECD Raporu’nun ilk tümcelerini okuyan biri, Türkiye’de ilk kez 2003 yılından sonra bir aile hekimliği sistemi kurulduğunu sanabilir. Zaten yaratılmak istenen algı da budur. Oysa Türkiye’de aile hekimliği sistemi 1960’lı yıllarda Sağlık Ocağı adı altında kurulmuştur. Nitekim SDP ile yapılan sadece Sağlık Ocağı tabelalarının yerine Aile Sağlığı Merkezi tabelası asılmasıdır. Binalar aynı binalardır, hizmet sunan hekimler ve hekim dışı personel aynı insanlardır. Hatta halk arasında bu kurumlar hala “Sağlık Ocağı” adıyla tanınmaya devam etmektedir. Öyle ki, birçok ilde belediyeler “Sağlık Ocağı” duraklarının ismini dahi değiştirmemişlerdir. Değişen nedir? Eskiden devlet memuru olarak hizmet sunan personel, kimi hakları korunarak “sözleşmeli” statüye geçirilmiş ve böylece birinci basamakta özelleştirmenin önü açılmıştır. Yani 2003 sonrası olan tek şey “özelleştirmedir”.

OECD Raporu’nun ilk tümcesi şöyle olmalıydı: “Geçtiğimiz 10 yılda Türkiye sağlık hizmetlerini özelleştirerek, 2003 yılında genel bütçe yerine prime dayalı bir sağlık güvencesi modeli getirdi ve toplumun bakım hizmetlerine erişimini dramatik olarak piyasalaştırdı”.    

OECD Raporu’nun argümanlarını önümüzdeki günlerde tartışmayı sürdüreceğiz.

Akif Akalın

http://haber.sol.org.tr/blog/sinifin-sagligi/akif-akalin/oecd-raporunun-ilk-tumcesi-degistirilmeli-105084

Kaynak

OECD (2014). OECD Reviews of Health Care Quality: Turkey 2014: Raising Standards. OECD Publishing.     
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder