Translate

6 Şubat 2015 Cuma

Sağlık ve sosyal güvenlik mücadelesi

İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni ufak-tefek yakınma konularında değil, kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır. 
F. Engels


2000’li yılların en önemli karakteristiği, işçilerin ve emekçilerin sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında yirminci yüzyıl boyunca elde ettiği bütün kazanımların hızla yitirilmesidir. Bir yandan tedavi hizmetlerine katkı ve katılım payları getirilmesi ve sigorta paketlerinin kapsamlarının daraltılması, diğer yandan emeklilik yaşının uzatılması ve insanların kendi emekliliklerini “bireysel” olarak finanse etmeye teşvik edilmesi gibi onlarca uygulama, içinde bulunduğumuz yıllarda sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında rastlanan genel eğilimlerdendir.

Bu gelişmeler birkaç on yıl kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmiş ve toplumlar içinde, biri geçmişte sahip olduğu hakları yitirmenin şaşkınlığını yaşayan, diğeri bu haklarla hiç tanışmamış iki kuşak yaratılmıştır. Haklarını yitirenler, bunların başlarına nasıl geldiğini anlamakta güçlük çekerken, “güvence” kavramının ortadan kaldırıldığı koşullara doğan genç kuşaklar, “yeni cesur dünyaya” uyum sağlama çabası içindedir. Gelinen noktada insanlığın geçmişte sağlık ve sosyal güvenlik alanlarındaki kazanımlarını nasıl elde ettiğini anımsamak, insanların daha iyi bir gelecek için mücadelesine yol göstermek bakımından önemlidir.

İŞÇİ SINIFININ ERKEN DÖNEM TALEPLERİ

Tarihsel olarak kapitalizm, sanayileşmenin geliştiği bütün coğrafyalarda, kırsal alanlarda yaşayan insanları merkezlere toplayarak çok kısa sürede büyük şehirler yaratmıştır. Bu gelişmeye öncülük eden İngiltere’de şehirlerin altyapıları devasa nüfus artışı karşısında yetersiz kalınca önemli sanitasyon sorunları ortaya çıkarak, bulaşıcı ve salgın hastalıklar için elverişli bir zemin oluşturmuştur. Şüphesiz salgınlardan en çok etkilenen kesimler, yeni göç ettikleri sanayi şehirlerinde uygun barınma ve beslenme koşulları bulamayan, içme suyu ve kanalizasyon gibi temel sanitasyon hizmetlerine erişemeyen ve kendilerini hastalıklara karşı koruyamayan işçiler, işsizler ve kent yoksullarıdır. Bu nedenle tarihsel olarak işçi sınıfının ilk sağlık taleplerinin “önleyici sağlık hizmeti talebi” olduğunu söyleyebiliriz (Akalın, 2013: 48 – 49). 

İngiliz işçi sınıfının önleyici sağlık hizmeti talebi, egemen sınıfların üretim için gereksinim duyduğu sağlıklı emekgücü talebiyle örtüşmektedir. Yine bulaşıcı ve salgın hastalıklar “doğaları” gereği belli bir toplum kesiminde sınırlı kalmayıp, bütün toplum kesimlerine yayılma eğilimi gösterdiğinden, “kolera, tifüs, çiçek ve öteki salgın hastalıkların tekrar tekrar ortaya çıkması, İngiliz burjuvaya, eğer kendini ve ailesini bu hastalıklardan koruyacaksa, kasaba ve kentlerde sağlık koruma kurallarına hemen uyulması gereğini göstermiştir” (Engels, 1997: 16). Bu gelişmeler tarihteki ilk “sanitasyon reformuna” yol açarak, işçi sınıfının yaşam ve barınma alanlarında sağlık yönünden önemli iyileşmeler sağlanmıştır (Akalın, 2013: 58 – 64).

Diğer yandan kırlardan kentlere göçen emekçiler, sanayi kentlerinde sözcüğün tam anlamıyla “kimsesizdir”. İngiliz hükumetinin emekçileri sermayeye mahkum etmek amacıyla yoksullara yaptığı sosyal yadımlarda kısıntıya gitmesiyle birlikte (1830’larda kabul edilen yeni Yoksulluk Yasaları) işçiler cenazelerini kaldıramaz hale gelmişlerdir. Hastalıkları nedeniyle işe gidemeyen işçiler, sağlıkları yanında ücretlerinden de olmakta ve sağlıklı olmak geçimini sağlayabilmenin önkoşulu haline gelmektedir.

İşçi sınıfının bu koşullara yanıtı iki koldan gelişmiştir: yardım sandıkları kurmak ve dinsel kurumlara sığınmak (Szreter ve Woolcock, 2004: 658). İlk nüveleri 1750’lere kadar gerilere giden yardım sandıkları (Friendly Societies), işçi sınıfının oluşturduğu ilk “gönüllü” sosyal güvenlik kuruluşlarıdır. Bu sandıklar ortaçağ zanaatkar loncalarının dayanışma kurumlarına benzerler. Ücretlerinin bir kısmını sandıklara veren işçiler, hastalık ve ölüm durumlarında acil nakit gereksinimlerini bu sandıklardan karşılamaktadır (ILO, 2009: 50 - 51). Benzer girişimlere ABD (Abrams, 2001: 65), Avusturalya (Lewis ve Leeder, 2001: 28) ve Avrupa’nın diğer sanayileşmiş ülkelerde de rastlanmaktadır (Porter, 1999: 197).

İngiltere’de 1803 yılında 704.350 üyesi bulunan 9.672 işçi yardım sandığı bulunmaktadır. İngiltere 1911 yılında sosyal güvenlik yasasını kabul ettiğinde yardım sandıklarının üye sayısı 6.6 milyona ulaşmıştır. Bunlar dışında kayıtsız yardım sandıklarına üye olan işçiler de vardır (Gladstone, 1999: 20).

İşçi sınıfının bilinçlenmesi ve sermayeye karşı haklarını korumak için örgütlenmesi sürecinde önemli bir rol oynayan “yardım sandıkları”, bu dönemde sendikaların ve işçi sınıfı partilerinin en önemli mali kaynağıdır (Navarro, 1989: 890). Önceleri hastalanan işçiler sandıktan para çekerek kendi sağlık sorunlarını kendileri çözerken, giderek sandıklar hekimlerle sözleşme yaparak üyelerine tıbbi bakım hizmeti sunmaya başlamışlardır (Gorsky, 1999: 4). ABD ve İngiltere’deki bu tür girişimlere ilk örnekler Eagles, Moose ve Foresters gibi dayanışma örgütleridir (Fetter, 2004: 279).

KENDİNDE SINIFTAN KENDİSİ İÇİN SINIFA

Marx’a göre siyasal mücadelenin sınıfların etkin bir toplumsal güç haline gelmesinde özel bir yeri vardır. Sınıf mücadelesi işçilerin bilincinde var olan çelişkileri keskinleştirir ve ufkunu düzenin değişmesi gerektiği inancı doğrultusunda genişletir. Bir başka deyişle işçi sınıfını “kendinde” bilinç uğrağından “kendi için” bilinç uğrağına taşır (Öngen, 2011: 27).

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin artışıyla birlikte sağlık ve sosyal güvenlik talepleri “politikleşmeye” başlamıştır. Avrupa’yı saran 1848 ayaklanmaları sırasında Almanya’da “Tıp Reformu” dergisini yayınlamaya başlayan Rudolf Virchow, işçilerin sağlığını güvence altına almanın “devlet” sorumluluğunda olması gerektiğini savunmuştur. İlk olarak 1848 yılında kaleme aldığı Yukarı Silezya Tifüs Salgını Raporu’nda işçiler için tıbbi bakımın örgütlenmesini (Akalın, 2013: 82 ve 85) talep eden Virchow, hastanelerde yoksullardan ücret talep edilmesini eleştirmekte ve kamusal olarak finanse edilen ve kamusal olarak sunulan bir tıbbi bakım sistemi önermektedir (age: 89).

Virchow ile birlikte Tıp Reformu dergisini çıkartan Solomon Neumann, 1847 yılında yayınlanan “Kamu Sağlığı ve Mülkiyet” başlıklı kitabında, devletin işçilere sağlık hizmeti sağlama yükümlülüğünü çok ilginç bir gerekçeyle savunmuştur. Varlık nedenini insanların “mülkiyet hakkını” korumak olarak tanımlayan Alman devletine, işçi sınıfının “emeğinden” başka mülkü olmadığını ve bu mülklerinin sağlıklı olmalarına bağlı olduğunu, eğer Alman devleti mülkiyet hakkını koruyacaksa, işçilere sağlık hizmeti sunması gerektiğini söylemiştir (Akalın, 2013: 88).
Rudolf Virchow emekçilerin sağlık taleplerini 1850’li yıllarda şöyle formüle etmiştir (Waitzkin, 2006: 7):

  • Sağlık hizmetlerinin genel bütçeden finansmanı
  • Sağlık hizmetlerinin devlet kurumlarında, devlet görevlisi sağlık emekçileri tarafından ücretsiz sunumu
  • Koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerine öncelik verilmesi
Komünist Manifesto’nun “hayaleti” Avrupa kentlerinden Paris’i ele geçirdiğinde, egemen sınıflar işçi sınıfının “yönetmeye” muktedir olduklarının farkına varmışlardır. Artık işçi sınıfının talepleri daha ciddi değerlendirilecektir. 1871 Paris Komünü’nün sağlık alanındaki uygulamalarına ilişkin pek az veri bulunmakla beraber (Akalın, 2013: 119; Şakacı, 2009: 246), Komünü izleyen yıllarda sağlık talebinin işçi sınıfı partilerinin programlarına yer almaya başladığı görülmektedir.


Navarro’ya göre Paris Komünü’nün Bismarck ve Komün’e tanık olan sosyal politika danışmanı Hermann Wagener üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bismarck Alman işçi sınıfının mücadelesini söndürebilmek için bir yandan Sosyal Demokrat Parti’ye yönelik baskıcı tedbirler alırken, diğer yandan işçileri sosyalist düşüncelerden uzaklaştırmak için bir sağlık sigortası programı kurmuştur (1989: 892).  

Almanya’da işçiler onsekizinci yüzyıldan itibaren kendi aralarında yardım sandıkları kurmaya başlamışlardır. Bu sandıklar giderek işçi dernekleri, birlikleri, sendikaları ve partilerinin gelişmesine katkı sağlamıştır. 1870’lere gelindiğinde Almanya’da güçlü fakat dağınık bir işçi sınıfı hareketi oluşmuştur. 1875 yılında Lasalle önderliğindeki Genel Alman İşçileri Birliği ile Bebel ve Liebknecht liderliğindeki Sosyal Demokrat İşçi Partisi birleşmiş ve Alman Sosyal Demokrat Partisi kurulmuştur. Her ne kadar parti işçi sınıfının Komünist Manifesto’da belirlenen programından uzak olsa da, Alman egemen sınıfları için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

Alman Sosyal Demokrat Partisi (ASDP) tarafından tehdit edilen burjuvazi, Paris Komünü’nün Berlin’de yinelenmesini engellemek amacıyla bir yandan 1878 yılında sosyalist örgütlenme ve toplantılar ile sosyalist yayınların yasaklanmasına ilişkin bir yasa ile ASDP’ye acımasızca saldırırken, bir yandan da bu parti etrafında birleşen emekçileri bölmek amacıyla bir sosyal güvenlik reformu hazırlamaya başlamıştır.

İlk olarak 15 Haziran 1883’te İşçi Sağlık Sigortası Yasası (Gesetz betreffend die Krankenversicherung der Arbeiter) kabul edilerek, yıllık geliri 2 bin Mark’a kadar olan sanayi emekçileri zorunlu ulusal sigorta kapsamına alınmıştır. 6 Temmuz 1884’te tehlikeli işlerde çalışanlar için Kaza Sigortası Yasası (Unfallsversicherungsgesetz) kabul edilmiştir. 13 Temmuz 1887’de denizcilik sektöründe de kaza sigortası uygulamaya girmiş ve kaza sigortası zamanla inşaat, tarım ve orman işçilerini de kapsamıştır (Carrin ve James, 2005: 51 – 53).

Böylece bir yandan emekçilere “taleplerini” karşılayacak tek partinin ASDP olmadığı mesajı verilirken, diğer yandan da sağlık ve sosyal güvenlik “korporatist” bir anlayışla sunularak, emekçiler gelirlerine ve mesleklerine (niteliklerine) göre farklı sigorta şemsiyeleri altına alınarak bölünmüştür (Günal, 2008: 68). Ancak Alman işçi sınıfı içinde devrimci eğilimler güçlenmeye devam ettikçe, Alman egemen sınıflarının “ödünleri” de devam etmiştir. 22 Haziran 1889’da İşçiler, Ustalar ve Çıraklar İçin Yaşlılık ve Sakatlık Sigortası Yasası (Gesetz über Invaliditäts und Alterssicherung für Arbeiter, Gehilfen und Lehrlinge) kabul edilmiştir.

Bu gelişmeler üzerine Alman Sosyal Demokrat Partisi 14 – 21 Ekim 1891 tarihlerinde toplanan Erfurt Kongresi’nde yeni talepler ortaya koymuştur. Kabul edilen yeni parti programında yer alan 10 genel talepten biri, “ebelik hizmeti ve ilaçlar dahil ücretsiz sağlık hizmeti” olarak formüle edilmiştir. Ayrıca Program işçi sınıfının korunması için etkili bir ulusal ve uluslararası İşçi Koruma Yasası talep etmektedir. Bu yasada normal işgününün en çok 8 saat olması, 14 yaşından küçük çocuklara çalışma yasağı, doğası gereği kamu yararı ya da teknik nedenlerle kaçınılmaz olan sanayi kolları dışında gece mesaisinin yasaklanması, haftada en az 36 saat kesintisiz dinlenme süresi ve ücretlerin ayni olarak ödenmesinin yasaklanmasının yer alması talep edilmektedir.

Yine Program’da İmparatorluk İş Kurumu, Bölge İş Kurumları ve İş Odaları tarafından kırda ve kentte tüm ticari işyerlerinin denetimi, iş koşullarının tespiti ve düzenlenmesi, işyerlerindeki hijyen koşullarına etkili müdahale talep edilmiştir. Ayrıca kırsal kesimdeki işçi ve hizmetlilere sanayi işçileri ile eşit yasal koşullar sağlanması, hizmet içi yönetmeliklerinin kaldırılması, örgütlenme hakkının sağlanması, işçilerin etkili bir biçimde yönetime katılmalarıyla işçi sigortasının tümünün devlete (imparatorluğa) devri istenmektedir (Marx ve Engels; 2002: 119).  

Bu talepler karşısında 10 Nisan 1892’de Sağlık Sigortası Yasası (Krankenversicherungsgesetz) kabul edilmiş ve daha önce kabul edilen sigorta yasalarının kapsamı daha da genişletilmiştir. Almanya’da burjuvazinin bu hamlesi, kuşkusuz emek için tarihsel bir sendikal kazanım olmakla birlikte, emeğin politik gücünü geriletmekte oldukça başarılı olmuştur. Emekçilerin bir kısmı emeğin taleplerinin yerine getirilmesi için mutlaka “devrime” gereksinim olmadığı, bu taleplerin “düzen içinde” de karşılanabileceği şeklindeki düşünceleri desteklemeye başlamışlardır.

Alman işçi sınıfının kazanımları dünya devrimci kamuoyunda büyük yankılar uyandırmış ve işçi sınıfı partileri programlarında sağlık ve sosyal güvenlik hakkı taleplerine yer vermeye başlamışlardır. 1894 yılında kurulan Bulgaristan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, sosyal güvence talebini programına alırken (Cervendineva, 1975: 21), Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi 1903 yılında gerçekleştirdiği 2. Kongresi’nde işçi sınıfının sağlık ve sosyal güvenlik talebini formüle etmiştir. Bolşevik Partinin 1912 yılında Prag’da gerçekleştirdiği 6. Bütün Rusya Konferansı’nda talepler daha da geliştirilerek Lenin tarafından kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi  (kaza, hastalık, yaşlılık, iş kaybı) önerilmiştir. Burada Lenin kamusal bir sigorta sisteminin ilkelerini tanımlamıştır (Andreev, 1987: 31 - 32):

·         Bütün ücretliler ve aileleri kamusal sigorta kapsamına alınmalıdır
·         İşçilere sakatlanma ve işsiz kalma durumlarında yardım sağlanmalıdır
·         Telafi, sigortalı üzerine başkaca bir ödeme dayatılmaksızın önceki kazancına eşit olmalıdır
·         Sigorta, sigortalıların yönetimindeki yerel ajanslar tarafından yönetilmelidir.

Almanya’nın öncülük ettiği bu gelişmeler kısa sürede kapitalist dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır. Avusturya 1888’de, Macaristan 1891’de, Lüksemburg 1901’de, Norveç, 1905’te hastalık sigortasını; İngiltere, 1908’de yaşlılık sigortasını, 1911’de bütün işçiler için hastalık ve malullük sigortasını ve bazı kategori işçileri için dünyada ilk kez işsizlik sigortasını; Fransa, 1910’da sınırlı bir uygulamayla yaşlılık sigortasını; İsviçre, 1911’de iş kazaları sigortasını; İsveç, 1913’te yaşlılık ve malullük sigortasını getirmiştir (Akalın, 2014).

Navarro işçi sınıfının örgütlülük ve mücadelesi ile sağlık ve sosyal güvenlik alanında elde ettiği kazanımları bir tabloda sergilemiştir (1989: 892):

ÜLKE
EMEK PARTİSİ
SENDİKA
SOSYAL SİGORTA
ALMANYA
1875
1868
1883
AVUSTURYA
1888 – 9
1893
1888
DANİMARKA
1878
1889
1891
NORVEÇ
1887
1877
1894
FRANSA
1905
1895
1898
BELÇİKA
1889
1910
1900
HOLLANDA
1894
1905
1901
İNGİLTERE
1900
1868
1908
İSVİÇRE
1888
1880
1911
İSVEÇ
1889
1898
1913
İTALYA
1892
1906
1914

TARTIŞMA

Emek ve sermayenin sağlık ve sosyal güvenlik uygulamalarından beklentileri farklıdır. Emekçiler kendileri ve aileleri için gerek aktif olarak çalıştıkları dönemde, gerekse emekli olduklarında sağlık ve sosyal bakımdan güvence altında olmak arayışı içindeyken, sermaye yalnızca “canlı emek” ile ilgilidir. Emekçilere üretim dışında kaldıkları dönemlerde sağlık hizmeti ve sosyal güvence sağlanması sermayenin çıkarlarıyla örtüşmez.
 
Sosyalizme mesafeli duran aydınlar kapitalist toplumlarda sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinin gelişimini “sınıf mücadelesinin” bir ürünü olmaktan çok, sanayi toplumunun “doğal” bir sonucu olarak görmek eğilimindedir. Ancak Navarro’nun yukarıdaki tablosunda aynı sanayileşme düzeyine sahip ülkelerde sağlık ve sosyal güvenlik yasalarının kabul edilmesi arasında bulunan “zaman” farkı, bu ülkelerdeki sınıf mücadelesinin önemini göstermektedir. Porter da “tersinden” bir yaklaşımla sanayileşmenin farklı aşamalarında bulunan İngiltere ve İsveç’te sosyal güvenlik yasalarının hemen hemen aynı yıllarda kabul edilmiş olmasının “sanayileşme mantığını” desteklemediğini belirtmektedir (1999: 197).

Sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında kazanımların yitirilmesi ile işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyindeki gerileme arasında da açık bir ilişki bulunmaktadır. OECD internet sayfalarından 1960 – 2013 döneminde emekçilerin sendikalaşma oranları incelendiğinde, hemen bütün üye ülkelerde emekçilerin sendikalaşma oranlarının 1960 – 1975 döneminde artış gösterirken, Reagan – Thatcher ekürisi öncülüğünde başlatılan saldırılarla birlikte hızla düşmeye başladığı görülmektedir (ilk yüzde 1975, ikincisi 2013 yılına ait): Avusturalya 50.1 – 17; Avusturya 59 – 27.4; Kanada  34.3 – 27.2; Fransa 22.2 – 7.7; Almanya 35.8 – 21.3; İrlanda 52.6 – 29.6; İtalya 48 – 36.9; Japonya 34,5 – 17.8; Hollanda 37.8 – 17.6; Portekiz 60.8 – 20.5; İsveç 74.5 – 67.7; İngiltere 42 – 25.4; ABD 25.3 – 10.8 ve OECD ortalaması 34.7 – 16.9. Türkiye (1975 verisi yok) 1986 yılında 20.8 ve 2012’de 4.5.

OECD ülkeleri arasında bu dönemde emeğin örgütlülüğünü koruyabildiği ülkeler de vardır: İspanya, Belçika, Danimarka, Finlandiya ve Norveç gibi işçi sınıfının göreli güçlü olduğu ülkelerde sendikalaşma oranlarında kazanımlar olmasa da, en azından kayıp yoktur.

Son 10 yılı değerlendiren tablolara bakıldığında durum daha da vahimleşmektedir. 33 OECD ülkesi arasında son on yılda işçi sınıfının örgütlülüğünü koruyabildiği yalnızca 3 ülke vardır: Şili, İtalya ve İspanya. Diğer ülkelerde sendikalaşma oranları azalmış. Türkiye’de bu azalma yüzde 50’yi aşmış ve sendikalaşma yüzde 9.5’den yüzde 4.5’e gerilemiştir. Bu yılların aynı zamanda sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında en büyük hak kayıplarının yaşandığı yıllar oluşu tesadüf değildir.

Sonuç olarak bir toplumda sağlık ve sosyal güvence düzeyinin, o toplumdaki işçi ve emekçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyine bağlı olduğu, bir başka deyişle asıl belirleyici olanın sınıf mücadelesi olduğu söylenebilir.

Akif Akalın

Kaynaklar

Abrams, HK. (2001). A Short History of Occupational Health. Journal of Public Health Policy, 22(1): 34 – 80. 

Akalın, MA. (2013). Toplumcu Tıbba Giriş: Toplumcu Tıp Ders Notları. İstanbul: Yazılama.

Akalın, MA. (2014). Paris Komünü dünyayı değiştirmişti. Sınıfın Sağlığı. 17 Mart 2014.
http://sinifinsagligi.blogspot.com.tr/2014/03/paris-komunu-dunyay-degistirmisti.html

Andreev, VS. (1987). Pravo sotsial'nogo obespecheniia v SSSR. Moscow: Iuridicheskaia Literatura.

Carrin, G. ve James, C. (2005). Social health insurance: Key factors affecting the transition towards universal coverage.  International Social Security Review, 58(1): 45 – 64.

Cervendineva, M. , Pobornikova, S.,  Koleva, T., Mitef, B., Nedef, N., Gradef, BB., Dimitrof, M. ve Samakovlief, N. (1975). Bulgaristan Komünist Partisi Tarihi. Ankara: Kızılırmak.

Engels, F. (1997). Kişisel Gözlemlerden ve Ssağlıklı Kaynaklardan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu. Ankara: Eriş.

Fetter, B. (2004). Health Care and Social Change in the United States A Mixed System, A Mixed Blessing. Hygiea Internationalis, 4(1): 277 – 298.

Gladstone, D. (Ed). (1999). Before Beveridge: Welfare Before the Welfare State. Wiltshire: The Cromwell Press.

Gorsky, M. (1999). Self Help and Mutual Aid: Friendly Societies in 19. Century Britain. Refresh, 8: 1 – 4.

Günal, A. (2008). Health and Citizenship in Republican Turkey: An Analysis of the Socialization of Health Services in Republican Historical Context. Unpublished Ph.D. Thesis. Boğaziçi University. Istanbul.

ILO. (2009). Edward Phelan and the ILO: Life and views of an international social actor. Geneva: ILO.

Lewis, MJ. ve Leeder, SR. (2001). Where to from here? The need to construct a comprehensive national health policy. Australian Health Policy Institute Commissioned Paper Series 2001/01. The Australian Health Policy Institute at the University of Sydney.

Marx, K. ve Engels, F. (2003). Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi. Ankara: Sol Yayınları.

Navarro, V. (1989). Why Some Countries Have National Health Insurance, Others Have National Health Services, and The US Has Neither. Social Science and Medicine, 28(9): 887 – 898.

Öngen, T. (2011). Marx ve Sınıf. Praksis, 8: 9 – 28.

Porter, D. (1999). Health, Civilization and State. London: Routledge.

Szreter, S. ve Woolcock, M. (2004). Health by association? Social capital, social theory, and the political economy of public health. International Journal of Epidemiology, 33: 650 – 667.

Şakacı, BK. (2009). Unutulan Bir Sosyalist Deneyim: Paris Komünü. Toplum ve Hekim, 24(4-5): 245 – 250.

Waitzkin H. (2006). One and a Half Centuries of Forgetting and Rediscovering: Virchow’s Lasting Contributions to Social Medicine. Social Medicine. 1(1): 5 - 10. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder