Translate

24 Haziran 2015 Çarşamba

Andrija Štampar

Andrija Štampar 1 Eylül 1888’de Avusturya imparatorluğunun egemenliği (işgali) altında bulunan Hırvatistan’da (Drenovac köyü), yoksul bir öğretmen ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Lise eğitimini Vinkovci'de tamamladıktan sonra 1906 yılında girdiği Viyana Tıp Fakültesi’nde Ludwig Teleky (1872 – 1957) tarafından verilen toplumcu tıp derslerinden (1) etkilenmiş, henüz öğrenci iken halk sağlığı ve toplumcu tıp üzerine makaleler yazmaya başlamıştır. Tıp üzerine felsefi düşüncelerini Znovo dergisinde yayınlayan Štampar’ın, 1911 yılında tıp fakültesinden mezun olduğunda 70’den fazla yayınlanmış makalesi bulunmaktadır. 

1911 – 1913 yılları arasında Karlovac hastanesinde stajını tamamlayan Štampar, ilk görev yeri olan Nova Gradiska’ya İlçe Sağlık Müdürü (2) olarak atanmıştır. 1916 yılına dek bu görevi sürdüren Štampar, 1918 yılında Hırvatistan Sosyal Yardım Komisyonu’nun Sağlık Danışmanlığı’na atanmış, buradaki çalışmaları sırasında edindiği deneyimlerle 1919’da çocuk sağlığı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, tarım reformu ve sağlık eğitimi üzerine yayınlar yapmıştır.



1918 sonunda Sırp, Hırvat ve Sloven unsurlar, kendilerini egemenlikleri altında tutan imparatorlukların Emperyalistlerarası Birinci Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmaları sayesinde bir araya gelerek, gelecekte Yugoslavya adını alacak bir devletin temellerini atmışlardır. Štampar, 1919 yılında, henüz 31 yaşında iken Belgrad’ta yeni kurulan Halk Sağlığı Departmanı’nın (Sağlık Bakanlığı’nın öncülü) müdürlüğüne getirilmiştir. İlk yıllardaki çalışmalarında (1919 – 1923) daha çok merkezi örgütlenmeye ağırlık veren Štampar, 1924 – 1930 arası ikinci döneminde taşrada hijyen hizmetleri sunan kurumlar oluşturmuştur.

1922 yılında tıp fakültesi müfredatına toplumcu tıp dersi koymak için mücadele eden Štampar, Zagreb Tıp Fakültesi’nde Sosyal Hijyen dersleri vermeye başlamıştır (daha sonra bu fakültede bir Toplumcu Tıp Enstitüsü kurulmuştur). Bakteriyoloji laboratuvarlarını yenileyen ve yeni laboratuvarlar açan Štampar, ülkede epidemiyoloji hizmetlerini örgütlemeye başlamıştır. Zagreb’te Tüberküloz Dispanseri, Trogir’de Sıtma Çalışma ve Kontrol Enstitüsü ve Skoplije’de Tropikal Hastalıklar Enstitüsü kurulmuştur.

1924 yılı Štampar’ın Halk Sağlık Departmanı yönetimindeki dönüm noktasıdır. Merkezi örgütlenme tamamlanmış, halk sağlığı hizmetlerinin ülkeye yayılmasının, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesinin sırası gelmiştir. Ancak sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi, özel sağlık hizmeti sunan (satan) hekim ve eczacıların şiddetli tepkileriyle karşılaşmıştır. Tabip Odaları ve Hırvatistan Tabipler Birliği sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesine karşı mücadeleye başlamıştır. Bunun üzerine meslek örgütü üyeliğinden istifa eden Štampar, muhalefet karşısında geri adım atmak zorunda kalmış, ancak mücadelesiyle ülkesi dışında büyük bir ün kazanmıştır.

1926 yılında Andrija Štampar tarafından kaleme alınan sağlığa yaklaşım ilkeleri şunlardır:

1. İnsanları aydınlatmak, yasa koymaktan daha önemlidir.
2. Hijyen sorunlarının çözümü için uygun zemin ve doğru anlayış geliştirmek çok önemlidir.
3. Halk sağlığı sorunları ve halk sağlığının iyileştirilmesi tıp otoritelerinin (hekimlerin) tekeline bırakılmamalı, herkes tarafından yüklenilmelidir; çünkü sağlıkta ilerleme yalnızca değişik meslek gruplarını birlikte çalışması ile elde edilebilir.
4. Hekim, her şeyden önce bir sosyal çalışmacı olmalıdır; hekim bireysel tedavi ile fazla birşey elde edemez, başarının aracı toplumsal tedavidir.
5. Hekim ekonomik olarak hastasına bağımlı olmamalıdır, çünkü bu durum hekimi ana görevlerini yerine getirmekten alıkoyar.
6. Halkın sağlık sorunlarında, zengin ve yoksul arasında fark yaratılmamalıdır.
7. Hastanın hekimini değil, hekimin hastasını arayacağı bir sağlık örgütlenmesi oluşturmak gereklidir; bu insanları sağlıklı kılmanın tek yoludur.
8. Hekimler, halkın öğretmenleri olmalıdır.
9. Ulusun sağlığı insani önem kadar ekonomik önem de taşır.
10. Hekimin birincil çalışma alanı laboratuvarlar ve konsültasyon odası değil, insanların yaşadığı yerlerdir.

Štampar’ın sağlık sistemi için önerdiği bu on ilke üzerinde toplumcu tıbbın kurucularından Rudolf Virchow’un etkileri çok açıktır. Virchow tarafından hekimlere biçilen emekçilerin doğal avukatlığı (3) rolü Štampar’da daha da genişletilerek öğretmenliğe ve sosyal çalışmacılığa yayılmıştır.

1927’de Zagreb’de Rockefeller Vakfı’ndan sağlanan bağışla Halk Sağlığı Okulu (4) ve Ulusal Hijyen Enstitüsü kurmuş ve bunlar aracılığı ile Yugoslavya halk sağlığı sistemi için insangücü örgütlemeye çalışmıştır. Kuruldukları günden itibaren dönemin en önemli halk sağlığı sorunlarına odaklanan Okul ve Enstitü, bu dönemde özellikle güvenli içme suyu sağlanması, enfekte materyallerin uzaklaştırılması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi gibi konularla yakından ilgilenmiştir. Halk sağlığı sorunlarının çözümünde ana strateji olarak sıradan insanların eğitimi benimsenmiş ve bu nedenle Okulda üç bölüm açılmıştır: Sağlık Eğitimi, Sağlık Propagandası ve Köylü Üniversitesi.



Bunlardan Sağlık Eğitimi bölümü halka yönelik kitaplar ve broşürler vs hazırlarken, Sağlık Propagandası bölümü sağlık eğitimi mesajları ileten filmler (Alkol ve Sağlık, Sağlıklı Beslenme vb) üretmiştir. Bu filmlerden bazıları Floransa Film Festivali ve Venedik Film Festivali’nde ödüller kazanmıştır. Köylü Üniversitesi’nde, yaşadıkları kırsal alanlarda sağlık sistemi ile köylüler arasında köprü işlevi üstlenecek olan erkekler için 5 aylık ve kadınlar için 3 aylık kurslar düzenlenmiş ve bu kurslarda hijyen, beslenme, çocuk bakımı, barınma ve ekonomi gibi dersler verilmiştir.

1928 yılında Štampar’ın sempati duyduğu Hırvatistan Köylü Partisi lideri Stjepan Radic (1871 – 1928) ve arkadaşlarının Meclis’te öldürülmesinden sonra Meclis Kral tarafından dağıtılmış ve Kral Anayasayı yürürlükten kaldırarak faşist bir diktatörlük kurmuştur. Bu süreçte Kral ile anlaşmazlığa düşen Štampar’ın görevine son verilerek emekli edilmiştir. Štampar için faşizmin pençesine düşen Yugoslavya’da kalmak zorlaşmış ve ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştır.
   

1931 Ekim’i ile 1932 Ocak’ı arasında Rockefeller Vakfı’nın davetlisi olarak ABD ve Kanada’da incelemelerde bulunmuştur. 1932 baharında Cenevre’de kurulan Milletler Ligi Hijyen Komitesi’nin Başkan Yardımcılığı’na seçilen Štampar, bu dönemde Avrupa’daki Halk Sağlığı okullarında dersler vermiştir. Uluslararası kamuoyunda sağlık alanındaki başarılarıyla dikkat çeken Štampar, Milletler Ligi uzmanı olarak 1933 Ocak’ında Çin’e giderek burada kaldığı üç yıl boyunca halk sağlığı hizmetlerini örgütlemiştir. 1936 yılında Cenevre’ye dönen Štampar, Milletler Ligi Sağlık Örgütü’nde uzman olarak çalışmasını sürdürmüştür.


Yirminci yüzyılda toplumcu tıbbın en önemli savunucuları arasında ön sıralarda yer alan Štampar, 1937 yılında Endonezya, Bandoeng’de Milletler Ligi tarafından örgütlenen Kırsal Yeniden Yapılanma ve Hijyen Konferansı’nda ileride “Temel Sağlık Hizmeti” olarak kavramsallaştırılacak olan hizmetlerin ilkelerini bir rapor halinde sunmuştur. Rapor, Virchow’dan 90 yıl sonra sağlık sorunlarının çözümü için yine, öncelikle toprak reformunu önermektedir. Bu raporda yer alan öneriler, 1975 yılında DSÖ’nün önüne 38 yıl sonra yeniden getirilecektir (5).

1938 yılında Harvard Üniversitesi’ne ders vermek üzere (Cutter Lecture) davet edilmiş (6) ve daha sonra Rockefeller Vakfı’nın davetiyle ABD’nin birçok üniversitesinde sosyal tıp ve hijyen dersleri vermiştir. 1939 yılında faşistlerin iktidardan uzaklaştırılması üzerine Zagreb’e dönen Štampar, Hijyen ve Sosyal Tıp Kürsüsü’nün başına geçerek aynı yıl Sağlık ve Toplum isimli kitabını yayınlamıştır. 1940 yılında yayınladığı Hijyen ve Toplumcu Tıp isimli kitabında toplumcu tıp üzerine düşüncelerini geniş olarak sunmuştur.

1940 yılında tıp fakültesine Dekan seçilen Štampar, tıp eğitiminin emeğin gereksinimleri doğrultusunda örgütlenmesi için çalışmalara başlamış ve aynı yıl Zagreb’deki öğrencilerin toplumsal ve sağlık koşulları üzerine bir çalışma yayınlamıştır. Bu çalışmaları Almanya’nın 1941 Nisan’ında Yugoslavya’yı işgaliyle son bulmuştur.

Emperyalistlerarası İkinci Savaş boyunca Naziler tarafından tutuklanarak Avusturya’nın Graz kentinde hapsedilen Štampar, 1944 Ekim’inde başlayan Yugoslav Partizanlar ile Sovyet birliklerinin ortak harekâtıyla Belgrad’ın faşistlerden temizlenmesi sonucu özgürlüğüne kavuşmuştur. 1945 Kasım’ında yapılan seçimleri komünistlerin önderliğindeki Halk Cephesi kazanmış ve 2 Aralık’ta Yugoslavya Federal Demokratik Cumhuriyeti kurulmuştur. Štampar da Zagreb Tıp Fakültesi’ndeki görevine geri dönmüştür.



Toplumcu tıbbın temel düşüncelerinden biri, sağlık sorunları üzerine çalışmanın yalnızca hekimlerin değil, aynı zamanda mühendis, veteriner, pedagog, tarımcı gibi diğer uzmanların da işi olduğudur. Štampar böyle bir çalışmayı başlatmak için 1947 yılında Tıp Fakültesi bünyesine alınan Halk Sağlığı Okulu’nda Halk Sağlığı, Çevre Sağlığı, İşçi Sağlığı ve Sosyal Pediatri konularında mezuniyet sonrası eğitimler verilmiştir. Bu çalışmalarının yanısıra 1952 – 1957 yılları arasında beş yıl üst üste Zagreb Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanlığını da üstlenmiştir.

Yaşamının son yıllarını tıp eğitiminde reformlara adayan Štampar, eğitimde önleyiciliğe ve sağlığın toplumsal boyutuna vurgu yapılmasını sağlamış, eğitimde teorik dersleri azaltarak uygulamalı derslere ağırlık vermiş ve eğitimi üniversite hastaneleri dışındaki hastanelere genişletmiştir. Tıp eğitimine Tıbba Giriş (tıbbi sosyoloji), Hemşirelik ve Sağlık İstatistikleri gibi dersler koymuştur. Ayrıca Sanayi Hijyeni’ne (işyeri hekimliği) büyük önem veren Štampar bu isimle bir Enstitü kurulmasına ön ayak olmuştur.

Dünya Sağlık Örgütü’nde (DSÖ) görevli bulunduğu yıllarda Afganistan, Mısır, Sudan ve Habeşistan’da sağlık hizmetlerinin örgütlenmesine katkıda bulunmuştur. 13 Mayıs 1955’te DSÖ’nün Meksika’da düzenlenen bir toplantısında sosyal tıp alanında en prestijli uluslararası ödül olan Leon Bernard Madalyası (7) ile ödüllendirilmiştir.

Štampar, 26 Haziran 1958’de yaşamını yitirmiştir. Zagreb’te adına adanmış bir Halk Sağlığı Okulu (3) olup, 1993’den beri Avrupa Halk Sağlığı Okulları Birliği tarafından halk sağlığı alanında üstün başarı gösterenlere Andrija Štampar Madalyası (8) verilmektedir.



ÖZETLENMİŞ BİYOGRAFİ

1888, 1 Eylül Doğum, Hırvatistan, Drenovac köyü.
1911, Viyana Tıp Fakültesi’nden mezuniyet.
1918, Hırvatistan Sosyal Yardım Komisyonu’na Sağlık Danışmanı olarak atanma.
1919, Halk Sağlığı Departmanı’na yönetici olarak atanma.
1927, Zagreb’de Halk Sağlığı Okulu ve Hijyen Enstitüsü’nün açılması.
1931,  Halk Sağlığı Departmanı yöneticiliğinden azledilme. Milletler Ligi Sağlık Örgütü.
1933 – 1936, Milletler Ligi Sağlık Örgütü uzmanı olarak Çin’de görev.
1939, Zagreb Tıp Fakültesi Hijyen ve Sosyal Tıp Kürsü Başkanlığı.
1940 – 1941, Zagreb Tıp Fakültesi dekanlığı.
1941 – 1945, Faşistlerin elinde esaret (Graz hapishanesi).
1945, Zagreb Tıp Fakültesi’ne dönüş. Zagreb Üniversitesi Rektörü.
1946, Dünya Ssağlık Örgütü çalışmaları.
1948, Dünya Sağlık Örgütü Meclisi’ne Başkanlık.
1952 – 1957, Zagreb Tıp Fakültesi dekanlığı.
1958, 26 Haziran’da yaşamını yitirdi.

ŠTAMPAR’IN DÜŞÜNCESİ VE TOPLUMCU TIBBA KATKILARI

Makale ve kitapları ile yönetici olarak görev aldığı dönemlerde ülkesinde ve dünyada (özellikle Çin) gerçekleştiridiği sağlık uygulamaları incelendiğinde, Štampar’ın tıp alanındaki toplumcu düşüncelerinin oluşumu ve gelişimi üzerinde özellikle F. Engels (İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu), R. Virchow (Tıp Reformu dergisinde yayınlanan yazıları) ve çağdaşları A. Grotjahn (9) ile H.E. Sigerist’in (10) etkileri görülebilir. Štampar, ülkesinin ve dünyanın politik ortamına göre, kimi zaman bu yazarlara açıkça isimlerini vererek atıf yapmış, kimi zaman bu yazarların düşüncelerine kendi eserlerinde isimlerini anmadan yer vermiştir.

Štampar’ın önemli bir esin kaynağı da Sovyetler Birliği’dir (11). Özellikle Sovyetler Birliği’nin kuruluş yıllarındaki toplumcu tıp ve sağlık uygulamalarından (Semaşko modeli) çok etkilenmiş (12) ve bunlardan bir kısmını (dispanserler, işyeri hekimliği, sağlık eğitimi vb) hemen ülkesinde uygulamaya başlamıştır. Štampar’ın kurduğu halk sağlığı örgütünde ve çalışmalarında Sovyet deneyiminin etkileri (tıp eğitiminde pratiğe ağırlık verilmesi, Köylü Üniversitesi vb) açıkça gözlenebilir. 

Štampar’ın etkilendiği düşünce akımlarından biri de, toplumu bir organizma gibi kavrayan yaklaşımdır. Virchow’da da etkilerini gördüğümüz (13) bu yaklaşım, bireyler gibi toplumların da hastalanabileceğini, bu nedenle sosyal bilimlerin tıp üzerinde büyük bir etkisi olduğunu öne sürmektedir. Štampar’a göre tıbbi gözlemin nesnesi tekil organizma değil, toplumsal organizmadır ve hekim toplumun nabzını tutar. Buradan hareketle Štampar, toplumsal bir organizma olan bireyin, bireysel olarak tedavi edilemeyeceğini, toplumsal olarak tedavi edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Štampar’da sosyal hastalık kavramı önemli bir yer tutar. Sosyal hastalıklara paraziter hastalıkların hemen bütün özelliklerini atfeden Štampar, bu hastalıkların tek tek bireyleri tedavi ederek tedavi edilemeyeceğini savunmaktadır. Bu bağlamda yoksulluk/hastalık ikilisine vurgu yapılarak sosyal hastalıkların kökeni olarak yoksulluk gösterilir. İşçi sınıfının yoksulluk ve sosyal hastalıklarla ilişkilendirildiği bu model Štampar’ın çağdaşları İspanya Ulusal Hijyen Enstitüsü üyesi Francisco Murillo (1865 – 1944) ve Belçikalı bir hekim olan ve 1946 yılında DSÖ kuruluşu için Teknik Hazırlık Komitesi’ne başkanlık yapan René Sand (1877 – 1953) tarafından da benimsenmiştir. Štampar’a göre yoksulluk, doğumsal (konjenital) bir sosyal hastalıktır. Alkolizm, tüberküloz ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar toplumun kanserleridir.
 
Bütün sosyal hastalıklar kapitalizmin acımasızlığından kaynaklanmaktadır. Hastalıkların nedeni, işçi sınıfını ve yoksulları acımasızca sömüren toplumsal düzendir. Štampar’a göre sosyal hastalıklar ile toplumsal düzenin bileşiminden oluşan alkolik kapitalizm, sermayesinden azami kar sağlarken, elverişsiz koşullar altında yaşayan örgütsüz emek oltaya takılmaktadır. Bu nedenle alkolizmle mücadelede başarı için örgütlü emeğin gereksinimlerine göre örgütlenmiş bir toplumsal düzen gereklidir.

Štampar’ın kalitesiz barınma hastalığı olarak tanımladığı tüberküloz, bu hastalığa duyarlılığı olan, genellikle zayıf ve genç insanların hastalığıdır. Bu hastaları tedavi eden hekim zamanının büyük bölümünü hastasına ilaç yazmaya değil, hastasının toplumsal ilişkilerini incelemeye ayırmalıdır.

Štampar cinsel yolla bulaşan hastalıklara da aynı mercekten bakmaktadır. Hastalığın en önemli nedeni fahişelik, fahişeliğin en önemli nedeni de yoksulluktur. O halde tek tek belsoğukluğu vakalarıyla uğraşmak yerine, bu hastalığın yayılmasına neden olan fahişeliğin toplumsal nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik çabalara ağırlık verilmelidir. Bu da tek başına sağlıkçıların ve sağlık hizmetlerinin başarabileceği bir iş değildir.

Štampar’ın hastalıkların prevalansı, yayılması ve tedavisini anlamak için kullandığı toplumsal çerçeve, hastalıklarla mücadelede kültüre büyük bir yer verir. Belli bir bölgede, belli bir hastalığın prevalansını anlamakta, bu bölgenin kültürünün tarihini ve gelişimini anlamak önemli bir belirleyicidir. Štampar’a göre kültür ve kültürel ilerleme hastalıkların baş düşmanıdır.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde toplumcu tıp geleneği içinde yer alanlar arasında, bu dönemde popülarite kazanan sosyal Darwinizm ve öjenik (eugenics) akımlardan etkilenenler olmuştur. Bunlar arasında Virchow’un düşüncelerinin sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli bir rolü bulunan Alfred Grotjahn olduğu gibi Andrije Štampar da bulunmaktadır. Kuşkusuz bu durum Štampar’ın Rockefeller Vakfı ile sıcak ilişkiler kurmasını da açıklayabilir (14). 

ŠTAMPAR’IN DSÖ’NÜN KURULUŞU VE SAĞLIK TANIMINI BENİMSEMESİNDEKİ ROLÜ

Štampar 1945 yılında özgürlüğüne kavuştuktan sonra uğraşlarını yalnızca ülkesiyle sınırlamamış, Emperyalistlerarası İkinci Paylaşım Savaşı sonrası daha adil bir dünya kurulması için Birleşmiş Milletler bünyesinde çaba harcamıştır.

Savaşla birlikte Milletler Ligi’nin (15) yıkılmasından sonra, İngiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Yunanistan, Belçika, Çekoslovakya, Lüksembourg, Hollanda, Norveç, Polonya, Yugoslav ve Fransız hükümetlerinin temsilcileri 12 Haziran 1941'de Londra'da "hem savaşta, hem barışta, bir arada ve öteki özgür halklarla birlikte çalışmayı" öngören Bildirge imzalamışlardır. Milletler Ligi yerine kurulacak olan Birleşmiş Milletler için atılan bu ilk adımın ardından, 14 Ağustos 1941'de ABD Başkanı Franklin Roosevelt ile İngitere Başbakanı Wilson Churchill, barış ve güvenliğin korunmasına yönelik uluslararası işbirliği için bir ilkeler dizisi önermişlerdir (16).

1 Ocak 1942 günü, Mihver ülkelerine karşı savaşmakta olan 26 ülkenin temsilcileri, Birleşmiş Milletler Bildirgesi'ni imzalayarak Atlantik Şartı'na desteklerini ilan etmişlerdir (17). 30 Ekim 1943'te Moskova'da imzalanan bir bildirge ile SSCB, İngiltere, ABD ve Çin Hükümetleri, barış ve güvenliğin korunması amacıyla uluslararası bir örgütün ivedilikle kurulması için çağrıda bulunmuşlardır. Bu hedef, ABD, SSCB ve İngiltere liderlerinin 1 Aralık 1943'te Tahran'da yaptıkları toplantıda da onaylanmıştır.

Birleşmiş Milletler’in ilk şablonu, Washington'da Dumbarton Oaks Köşkü'nde yapılan bir toplantıda çizilmiştir. 21 Eylül ile 7 Ekim 1944 tarihleri arasında iki aşamalı olarak gerçekleşen görüşmelerde SSCB, İngiltere, ABD ve Çin temsilcileri, kurulacak bir “dünya örgütünün” hedefleri, yapısı ve işleyişi üzerinde görüş birliğine varmışlardır.

Bu süreçte Milletler Ligi’nin Sağlık Örgütü de işlevlerini yerine getirememiş ve yeniden uluslararası bir sağlık örgütü gereksinimi doğmuştur. İlk olarak savaşın yaralarını sarmak ve halk sağlığı çalışmalarına yardımcı olmak amacıyla 1944 yılında Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi kurulmuştur (18).

Yalta'da yaptıkları bir dizi toplantının ardından Roosevelt, Churchill ve Stalin, 11 Şubat 1945 tarihinde, barış ve güvenliği korumak amacıyla bir uluslararası örgüt kurma kararlarını resmen açıklamışlardır. 25 Nisan 1945'de aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 50 ülkenin temsilcileri, San Francisco'da bir araya gelerek 111 maddeden oluşan Antlaşma'ya son şeklini vermişlerdir. Antlaşma, oybirliği ile kabul edilmiş ve ertesi gün imzalanmıştır. San Fransisko toplantısında Brezilya ve Çin delegeleri tarafından, yeni örgütlenen Birleşmiş Milletler bünyesinde bir uluslararası sağlık örgütü kurulması da önerilmiştir.

Bir yanda bu bahar iyimserliği yaşanırken, diğer yanda kapitalist dünya sosyalizmin bir dünya sistemi haline gelişini endişeyle izlemektedir. Daha şimdiden dünya coğrafyasının önemli bir bölümü sermayenin kontrol ve denetiminden uzaklaşmıştır. Dünya pazarlarını yeniden paylaşmak için birbirine giren emperyalist güçlerin önemli bir bölümü, Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulguru yitirmişlerdir. Bütün bu gelişmeler yaklaşan soğuk savaşın ilk esintilerini politikaya taşımaktadır. Birleşmiş Milletler de emek ve sermaye arasındaki savaşın arenalarından biri olacaktır.

Kuşkusuz bu durum kendisini en belirgin haliyle komisyonların oluşturulması ve yöneticilerin atanmasında göstermektedir. Başını ABD’nin çektiği sermaye cephesi ile Sovyetler Birliği’nin çektiği emek cephesi Birleşmiş Milletler’deki pozisyonları birbirlerine kaptırmak istememektedirler. Bu ortamda Birleşmiş Milletler’in 1946 Ocak ayında Londra’da yapılan ilk toplantısında Yugoslavya delegesi Štampar, Ekonomik ve Sosyal Konsey Başkan Yardımcılığı’na seçilmiştir. Uluslararası bir sağlık örgütü kurulması için 1946 yılı Mart ve Nisan aylarında toplanacak olan Paris Konferansı’na hazırlık yapmak üzere bir Teknik Hazırlık Komitesi oluşturulmuştur. Komite’de yer alan Štampar, DSÖ Anayasası’nın yazımında rol almıştır.

1946 Haziran ve Temmuz’unda New York’ta bir Uluslararası Sağlık Konferansı düzenlenmiştir. Konreransa 51 ülkeden temsilciler katılmıştır. Konferansta Hazırlık Komitesi’nin hazırladığı Anayasa taslağı tartışılmış ve üye ülkelerin Meclis’lerinde de kabul edilmesi şartıyla birkaç küçük değişiklikle geçici olarak kabul edilmiştir. Konferans’ta ayrıca 18 ülkeden üyelerden oluşan, Geçici Komisyon kurulmasına karar vermiştir. Štampar oy birliği ile bu Komisyon’un başkanlığına seçilmiştir.

Ancak Štampar’ın bu kez seçilmesi kolay olmamıştır. Öncelikle ABD temsilcisi Thomas Parran ve Sovyetler Birliği temsilcisi Feodor G. Krotkov Komisyon’un kuruluşuna itiraz etmiştir. Daha sonra belli bir uzlaşma sağlanmış olsa da, Komisyon çalışmalarının pek kolay geçmeyeceği daha baştan belli olmuştur.

1946 – 1948 yılları arasında Geçici Komisyon çalışmalarına başkanlık eden Štampar, 7 Nisan 1948 tarihinde yapılan bir toplantıda faaliyetler hakkında bilgi sunmuş ve DSÖ Anayasası’nın üye ülkeler tarafından onaylanarak yürürlüğe girdiğini bildirmiştir. Bu sürecin çok daha kısa süreceğinin umulmasına karşın, birçok ülke Meclis’i DSÖ Anayasası’nı onaylamak noktasında çok istekli davranmamıştır. 23 Ocak 1948’de henüz ABD Kongresi dahi Anayasa’yı onaylamamış, onaylayan ülke sayısı 20’de kalmıştır (19). Štampar’ın çok büyük çabasının da katkısıyla Şubat 1946’da 29 ülkenin onayı alınabilmiştir.

24 Haziran – 24 Temmuz 1948’de Cenevre’de Birinci Dünya Sağlık Meclisi toplanmış ve Štampar DSÖ Başkanlığı’na seçilmiştir. Bu toplantıda yaptığı konuşmasında Štampar şunları ifade etmiştir:

“Hastalıklara yalnızca fiziksel ve biyolojik etmenler neden olmazlar. Sanitasyon konularında yalnızca teknik açıdan değil, aynı zamanda sosyolojik açıdan da ele alınması gereken ekonomik ve sosyal etmenler önemi giderek artan bir rol oynamaktadırlar... Sağlık, daha iyi ve daha mutlu bir yaşamın yaratılmasında bir etmen olmalıdır. Herkes için sağlık temel bir insan hakkı olduğundan, topluluğun bütün üyelerine olabildiğince tam bir sağlık koruması sunma yükümlülüğü olmalıdır. Tıp bilimi savunmacı olmaktan çok pozitif bir tutum takınmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nü bu alanda büyük görevler beklemektedir ve gelecekteki başarıları büyük ölçüde bu düşünceleri uygulamaya koyabilme yeteneğine bağlı olacaktır. Açıktır ki, Dünya Sağlık Örgütü ulusal sağlık idarelerinin üzerine yerleştirilmiş bir sağlık idaresi olamaz; ancak, fikir alış-verişiyle, doğru bir tutumla ve deneyimlerin yaygınlaştırılmasıyla bu alanda çok şey yapabilir. Diğer yandan Dünya Sağlık Örgütü negatif bir tutum benimserse (yani uluslararası önemde belirli hastalıklara karşı savunma tutumu benimserse) ve sağlık sorunlarını küresel önemde sorunlar olarak ele almazsa, daha baştan yenilgiye mahkumdur ve savaşı yitiririz... Ayrıca önümüzde Dünya Sağlık Örgütü için diğer bir görev görünüyor –yeni tip bir hekim ve uzmanlaşmış sağlık emekçilerinin gelişimine katkıda bulunmak. Sağlığını yitirenlere hizmet sunacak olan bu yeni hekim tipi, bunun modern halk sağlığı hekiminin görevlerinin ve işinin yalnızca bir kısmı olduğunu anlayacaktır. Hedef sözcüğün en geniş anlamında herkes için sağlığın başarılmasına tam katkıda bulunmaktır. Bu yoldan ilerlersek, Dünya Sağlık Örgütü dünya barışının ve uluslar arasında anlayışın güçlü bir öncüsü haline gelebilir”.


Štampar Dünya Sağlık Örgütü’nün ilk 10 yılında çok önemli roller alarak, kırsal kesimde sağlık hizmeti örgütlenmesi, hemşirelerin eğitimi ve sağlık sistemi içindeki statüleri, özellikle sanitasyon ve su kirliliği temaları başta olmak üzere çevre sağlığı alanlarında önemli katkılarda bulunmuştur. Kuşkusuz bunlar arasında en önemli katkısı, DSÖ Anayasası’nın Giriş bölümünü kaleme almış olması ve burada bugün de kullanılmaya devam edilen sağlık tanımını yapmasıdır:

Sağlık “yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, fiziksel, ruhsal ve toplumsal bakımdan tam bir iyilik halidir”.

DSÖ’NÜN SAĞLIK TANIMININ ANLAM VE ÖNEMİ

İlk çağlarda insanlar hastalıkları “dışsal” olgular olarak görmüşlerdir. Hastalıkları miasma, şeytani güçler, işlenen günahlar veya lanetlenme gibi dışsal etkenlere bağlayan tarım toplumu insanları, bu etkenlerin hastalıkları oluşturma mekanizmasına model olarak (en iyi bildikleri yoldan giderek), tohumun toprak altında bitkilere gelişmesini örnek almışlardır. Nasıl toprağa “dışarıdan” atılan küçük tohum zerreleri çeşitli bitki ve sebzelere dönüyorsa, dışsal hastalık etkenleri de beden içinde aynı şekilde büyür ve hastalıklara ilişkin dışarıdan görülebilen belirti ve bulgular ortaya çıkar. Yine bu hastalık etkenleri hasta bir bedenden çıkıp, sağlam bir bedene geçerek yayılabilir. Sonuç olarak hastalık etkeni kesinlikle insana dışsaldır ve ancak dışarıdan gelir. Eski Yunanistan’da hastalıkların Pandora’nın kutusundan çıkması, İncil ve Kuran gibi kitaplarda hastalıkların tanrı tarafından ceza olarak gönderildiği efsaneler hastalıkların dışsallığına ilişkin düşünceleri pekiştirmekte ve ilahi bir referans sağlamaktadır.

Ontolojik hastalık teorilerine ilk bilimsel yanıt 19. yüzyılda Virchow’dan gelmiştir. Virchow’a göre bir hasta iki antiteden oluşur: (a) kendisi ve (b) edinilmiş hastalık. Ancak edinilmiş hastalık kökenini ontolojik teorilerde olduğu gibi organizmanın dışından (dış dünyadan) değil, bizzat hastanın bedeninden almaktadır. 17. – 19. yüzyıllar, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş dönemidir ve bu süreçte insanın dünyaya bakışı ve algılayışı bu dönemde değişmeye başlamıştır.

Rodin’e göre insanların hastalıkların nedenlerine ilişkin yaklaşımları beş aşamadan geçmiştir. Antik dönemde hastalıkları işledikleri bir günahın cezası veya şeytanın bir eylemi olarak kavrayan insanlar, sağlık sorunlarının çözümü için şamanlara vb. başvurmuş, hastalıklar dualar ve şeytan kovma ayinleriyle tedavi edilmeye çalışılmıştır. Günümüzde kanser gibi henüz tıbbın yetersiz kaldığı hastalıklara yakalananların “tanrım ben ne yaptım da bu derdi bana verdin?” türünden yakınmaları, bu çağlardan kalma bir kavrayışı anımsatır.

Eski Yunan döneminde olaylar ve olgulara akılcı açıklamalar getirme çabası, tıpta humour teorisinin kabul edilmesiyle kendisini gösterir. Buna göre vücut sıvıları (kan, balgam, sarı ve siyah safra) arasındaki anormal etkileşimler belirli hastalıkların semptomlarına yol açmaktadır. Hekimin görevi hastasının vücut sıvılarının yeniden normal duruma gelmelerine yardımcı olmaktır. Günümüzdeki alternatif tıp uygulamaları (perhizler, egzersizler, diyet vb) kökenlerini bu anlayıştan alırlar.

Orta çağda (veya feodal toplumlarda) dinin toplumsal yaşam üzerine yeniden egemen olması, olay ve olgulara akılcı yaklaşımlar getirme çabalarını zayıflatmıştır. Her ne kadar Hipokratik – Galenik tıbbi yöntemler terk edilmemiş olsa da, hastalıkların nedenlerine ilişkin astrolojik yaklaşımlar yaygınlaşmıştır. Buna göre hastalık, sağlık ve ölüm aslında yıldızların etkisi altındaki olaylardır ve tedavinin planlanmasında güneşin konumu ve mevsimler çok önemlidir.

İnsanın hastalık semptomlarına hastalanan organların neden olduğu bilgisine ulaşması 14. yüzyıldan sonra mümkün olabilmiştir. İtalya’da salgınların nedeninin anlaşılabilmesi için Papa’nın ölüler üzerinde otopsi yapılmasına izin vermesiyle birlikte, batı dünyasında hastalıklara ilişkin bilgiler hızla artmaya ve çağdaş tıp oluşmaya başlamıştır. Gözleme dayalı tıp yerini, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin elverdiği ölçüde, tıbbın günümüzdeki son aşaması olan deneysel tıbba bırakmıştır. 

Aydınlanma çağı ile birlikte yaşamı dinsel öğretilerle açıklama çabalarının yerini yeniden akılcı yaklaşımların alması, özellikle tıbbın deneysel döneminde tıpta büyük gelişmelere yol açmıştır. Hastalık etkenlerinin mikroskop altında gösterilmesi ve bu etkenlerin hangi mekanizmalarda hastalıklara yol açtığının ortaya konması, insanların geleneksel sağlık/hastalık anlayışlarını pekiştirmiştir. İnsan bedenini bir makine olarak gören ve hastalıkları bu makinenin bozulması olarak yorumlayan yaklaşım, sağlık hizmetlerini de insanın hastalıklardan korunması ve hastalandığında da bozulan kısmının tamir edilmesi olarak kavramıştır. Sağlığa biyomedikal yaklaşım olarak tanımlanan bu mekanik bakış, sağlığın hastalık veya sakatlığın olmayışı biçimindeki geleneksel tanımıyla tam bir uyum içindedir.

Fransız devrimini izleyen yıllarda Avrupa’da özgürleşmeye başlayan bilim dünyası, olayları ve olguları kutsal kitapları referans almadan, bilimsel yöntemlerle açıklama çabalarını arttırmıştır. 1800’lerin başlarında Fransa’da Villermé, Cabanis ve Guerin sağlık ile sosyal yapı arasındaki ilişkilere işaret eden bulgular ortaya koymuşlardır. Tarihin çok eski dönemlerinden beri fiziksel çevre ile bazı hastalıklar (örneğin sıtma) arasında ilişki olabileceğinden kuşku duyulmuş fakat ilk kez 18. yüzyılda Avrupa’da hastalıkların ve ölümlerin kentlerin yoksul mahallelerinde ve özellikle işçi sınıfının yaşam alanlarında yoğunlaştığı açıkça ifade edilmeye başlamıştır. İngiltere’de Chadwick ve Thackrah, yaşam ve çalışma koşulları ile hastalıklar ve ölümler arasındaki ilişkiye dikkat çekmişlerdir.

Yaşama diyalektik materyalist bir perspektifle bakan Engels, 1845 yılında yayınlanan İngiltere’deki emekçi sınıfların yaşam ve çalışma koşullarını değerlendirdiği eserinde, kapitalist üretim tarzı ve toplumun kapitalizmin (sermayenin) gereksinimlerine göre örgütlenmesi ile hastalık ve ölüm arasındaki ilişkiye örnekler sunmuş ve bugün sağlığın sosyal (toplumsal) belirleyicileri olarak tanımlanan gelir, barınma, beslenme, eğitim vb. belirleyicilerle hastalıklar ve ölüm arasındaki ilişkiyi bilimsel kanıtlarla ortaya koymuştur.


Virchow hastalıkların bağımsız veya izole varlıklar, otonom organizmalar, bedeni istila eden veya bedende gelişen parazitler olmadıklarını; yalnızca değişen koşullar altındaki yaşam süreçlerinin görüngüleri olduğunu açıklamıştır. Bu anlayışla hastalıklar organizmanın “iç ortamlarındaki” bazı dengeleri bozan değişimlere tepkisi veya bunlarla başa çıkabilmekte başarısızlığa uğraması sonucu oluşur.


Canlı organizmalar dış ortamlarıyla değil, fakat iç ortamlarında dinamik bir denge durumunda olan sistemler olarak görülebilir. Yaşamlarını sürdürebilmek için dış ortamla sürekli olarak enerji ve madde alış-verişi yaparken, iç ortamlarının bileşimini belirli sınırlar içinde sabit tutmaya çalışırlar. İç ortamlarındaki değişimlere davranışsal yanıtlar, immün tepkiler ve detoksifikasyon süreçleri gibi çeşitli homeostatik mekanizmalarla uyum sağlarlar. Bu görüşe göre hastalık, iç ortamdaki değişimlerin geçici veya kalıcı olarak organizmanın uyum kapasitesini aşması veya uyum mekanizmalarındaki bir bozulmanın yetersiz bir yanıta yol açması sonucu oluşur.


Ancak 19. yüzyılda hastalıkların etiyolojisine ilişkin geleneksel sağlık tanımıyla uyum içindeki bu yaklaşımlar, daha Koch’un tıpta devrim yarattığı düşünülen postulatlarını ortaya koyduğu günlerde eleştirilmeye başlamıştır. Hastalıklar ve ölümler ile hastalık etkenleri dışında başka şeylerin de ilişkili olabileceğini düşündüren çalışmalar, belirli bir etkenin bazı insanlarda hastalığa yol açarken başkalarında hastalığa yol açmadığına ilişkin gözlemler ve deneyler, hastalıkların nedenlerine ilişkin biyomedikal yaklaşımı sorgulamaya başlamıştır.

Bütün bu tarihsel süreçte sağlık ve hastalık birbirlerinden bağımsız ve ayrı kategoriler olarak kavranmaktadır. Bir başka ifadeyle bunlardan biri varsa, diğeri yoktur; yani bir insan ya sağlıklı, ya da hastadır. DSÖ’nün sağlık tanımı ise, sağlık ve hastalığı tek bir sürecin birbirlerinden makasla kesilip ayrılamayacak anları olarak kavramasıyla önceki sağlık kavrayışlarından niteliksel bir sıçramayı ifade etmektedir (20). Daha önceleri sağlık, sağlığın fiziksel boyutu dışında kalan boyutlarına (ruhsal, toplumsal vb) vurgu olsun ya da olmasın, yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı biçiminde tanımlanmaktaydı. Oysa DSÖ artık bir bireyin sağlıklı olup olmadığına karar vermek için onun hasta veya sakat olup olmadığına değil, bedensel, ruhsal ve toplumsal bakımdan tam bir iyilik hali içinde olup olmadığına bakılması gerektiğini söylemektedir.

Sağlığa bu bakış, sağlığa ilişkin o güne kadar bilinen ve uygulanan herşeyin alt-üst olması anlamına gelmektedir. Sağlığı, hastalığın ve sakatlığın yokluğu olarak gören, dolayısıyla sağlığı biyolojiye indirgeyen anlayışın tıp eğitiminden sağlık hizmetlerinin örgütlenmesine kadar her alanda yaklaşımı hastalık odaklıdır. Yani bu anlayış esas olarak hastaların iyileştirilmesini ve mümkünse sağlığın korunmasını esas alır ve tıbbı ve sağlık hizmetlerini bu anlayış çerçevesinde örgütlemeyi öngörür.

Oysa DSÖ, sağlığı yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve toplumsal bir iyilik hali olarak tanımlayarak, sağlık ve iyilik odaklı pozitif bir yaklaşımı benimsemektedir. Bu yaklaşım aynı zamanda sağlık için tıbbi hizmetler dışında başka şeylerin de yapılması gerektiği anlamına gelir. Bu anlayışta sağlık hizmetleri yalnızca hastaların tedavisi veya insanları hastalıklardan koruyacak önlemlerin alınmasıyla (tıbbi hizmetlerle) sınırlı değildir, sağlıksızlık üreten maddi yaşam ve çalışma koşullarının değiştirilmesi de sağlık hizmetleri kapsamında değerlendirilir.

Kuşkusuz bu anlayış 1948 yılında birdenbire ortaya çıkmamıştır; aksine geçen yüz yıllık bir dönem içinde oluşmuş, gelişmiş ve yaygınlaşarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından son haliyle tanımlanabileceği bir olgunluğa ulaşmıştır.

Hastalıkların ve dolayısıyla sağlığın kökenlerinin insanların maddi yaşam ve çalışma koşulları olduğunu tarihte ilk ortaya koyan Friedrich Engels’tir. Engels 1845 yılında yayınlanan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu isimli eserinde sanayileşmenin emekçileri nasıl kaçınılmaz olarak hastalıklara neden olan koşullarda yaşamaya ve çalışmaya zorladığını kanıtlamış ve hastalık ve ölüm üreten bu koşulların değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir.  

Engels’ten büyük ölçüde yararlanan ve toplumcu tıbbın babası olarak tarihe geçen Rudolf Virchow, insanların içinde yaşadığı maddi koşulların hangi mekanizmalarla sağlıklarını ellerinden aldığını ve bunlarla mücadele için neler yapılması gerektiğini ortaya koymuştur. Daha sonra Virchow’un düşünceleri önce Avrupa’da, daha sonra Amerika kıtasında diğer toplumcu tıp üstatları tarafından geliştirilmiş, Sovyetler Birliği’nde yaşama geçirilmiş ve 1940’larda DSÖ sağlık tanımı olarak billurlaşabileceği bir hale gelmiştir. 

1941 yılında, sağlığa toplumcu açıdan yaklaşan ve toplumcu tıp düşüncesinin teorisyenlerinden biri olan Henry E. Sigerist, “sağlıklı bir bireyin, bedensel ve ruhsal bakımdan dengeli ve fiziksel ve toplumsal ortamına iyi uyum sağlayabilen biri” olduğunu ifade etmiştir. Bu anlamda sağlık yalnızca hastalığın olmayışı değildir; yaşamdan keyif almak ve yaşamın bireyin önüne koyduğu sorumlulukları neşeyle kabullenmektir. Andrija Štampar DSÖ Anayasası için sağlığın tanımını yaparken, yukarıda aktarılan süreçten damıtılarak gelen ve Sigerist’te billurlaşan bu pozitif yaklaşımdan oldukça etkilenmiştir.

Kuşkusuz sağlığı bu şekilde tanımlamak, sağlığa ve dolayısıyla tıp eğitiminden, sağlık hizmetlerinin sunumuna kadar tıbbın ve sağlığın örgütlenmesine bambaşka bir yaklaşım getirmek demektir. Nasıl sağlığı, hastalığın ve sakatlığın olmayışı olarak gören yaklaşımın dolaysız bir ürünü olarak tedavi edici hekimlik ve sanitasyon ortaya çıktıysa ve bunlar muayenehaneler ve hastaneler ile halk sağlığı kurumları olarak örgütlendiyse; sağlığı yalnızca hastalığın ve sakatlığın olmayışı değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve toplumsal olarak tam bir iyilik hali olarak gören yaklaşımın doğrudan bir ürünü olarak önce koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin birbirlerinden bağımsız ve ayrı ayrı değil bütüncül olarak ve bir arada sunulduğu kurumlar (dispanserler) ortaya çıkmış, daha sonra sağlık hizmetlerini salt tıbbi hizmetler olmaktan çıkartarak diğer disiplinlerle birleştiren temel sağlık hizmetleri kavramı ortaya atılmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi Štampar, 1937 yılında günümüzde Temel Sağlık Hizmetleri olarak bilinen topluma dayalı bir örgütlenme ve hizmet anlayışını ilkeler bazında ortaya koymuştur (6).

Özetlemek gerekirse, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığı toplumcu bir bakış açısıyla tanımlamış olması kuşkusuz çok önemlidir; fakat bu, sağlığı böyle tanımlamanın gerekleri yerine getirilmedikçe, tek başına fazla bir anlam ifade etmeyecektir. Nitekim bu tanımın gerek Dünya Sağlık Örgütü’nün ve gerekse tek tek ülkelerin sağlık politikalarına yansıtılmasında çok büyük sorunlarla karşılaşılmıştır.

DSÖ’NÜN SAĞLIK TANIMINA ELEŞTİRİLER

Emperyalistlerarası İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sosyalizmin beklenmedik bir şekilde bir dünya sistemi olarak ve dünyanın üçte birine yayılarak çıkması, toplumcu güçlere yaşamın her alanında büyük bir düşünsel üstünlük sağlamış ve bu ortamda sermaye dünyanın birçok yerinde egemenliğini sürdürebilmek için emeğe büyük tavizler vermek zorunda kalmıştır. Sonraki yıllarda Türkiye’ye de bir ölçüde yansıyan refah devleti politikalarının uygulamaya konduğu bu dönemde emekçiler sağlık alanında da önemli kazanımlar elde etmişlerdir.

Bu ortamda hiç kimse Dünya Sağlık Örgütü tarafından benimsenen sağlık tanımının ve sağlığın bir hak olarak tanımlanmasının karşısında durmaya cesaret edememiştir. Peikoff gibiler ancak Berlin duvarı yıkılıp emekçiler teslim alındıktan sonra sağlığın bir hak olmadığını iddia edebilmişlerdir (21).

Kuşkusuz sermaye Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık tanımını kabul ettiği 1948’den, Berlin duvarının yıkıldığı 1989 yılına kadar geçen 40 yıllık süreçte boş durmamış, bu tanımın gereklerinin yerine getirilememesi için elinden geleni başta ABD olmak üzere önde gelen güçleri aracılığıyla engellemeye çalışmıştır. Bu sürecin ilk 10 yılında (1948 – 1958) Andrija Stampar’ın bütün çabalarına karşın sağlığa “hastalık odaklı” yaklaşım devam etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü bu süreçte ülkelerin sağlık hizmetlerini geliştirmelerine yardımcı olmak yerine, bu dönemin önemli sağlık sorunları arasında yer alan bulaşıcı hastalıklarla (sıtma, tüberküloz ve bazı önemli viral hastalıklar) mücadele politikasını benimsemiştir.

Bu dönemde Dünya Sağlık Örgütü belirli bulaşıcı hastalıklarla mücadele için dikey örgütlenme modellerine ağırlık vererek, tek tek hastalıkları yok etmeye çaba göstermiştir. Oysa bu tutum örgüt tarafından benimsenen sağlık anlayışına aykırıdır. Örgüt sağlığın yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve toplumsal olarak tam bir iyilik hali olduğunu kabul ederek, sağlık sorunlarının yalnızca hastalıklarla mücadele edilerek çözülemeyeceğini kabul etmiş olmasına karşın, hastalıkların içinde oluştuğu ve yayıldığı maddi yaşam ve çalışma koşullarına yönelik bir politika geliştirmemektedir.

Başta Sovyetler Birliği olmak üzere toplumcu tıptan yana güçler örgütün üye ülkelerde sağlık hizmetlerini geliştirmek yerine hastalıklarla mücadeleye girişmesini eleştirmişlerdir (22), ancak DSÖ içinde yeterli güce (karar yeter sayısı) sahip olmadıklarından etkili olamamışlardır. DSÖ’nün bu politikaları başta Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkelerinde sağlık hizmetlerinin kurulması ve geliştirilmesine hizmet etmekten çok, bu ülkelerde yaygın olan bulaşıcı hastalıkların metropollere ulaşmasını engellemeye hizmet ettiği görülmüştür.

1951 yılında DSÖ’nün Halk Sağlığı İdaresi Birinci Uzmanlar Komitesi, Komite’de yer alan Andrija Štampar ve Karl Evang’ın (1902 – 1981) önerisiyle (23) Temel Sağlık Hizmetleri konusunu gündemine almıştır. Ancak Štampar ve Evang’ın çabaları sonuç vermemiş, DSÖ kaynakları ve etkinlikleri sermayenin talepleri doğrultusunda temel sağlık hizmetleri yerine kitlesel hastalık eradikasyon kampanyalarına yöneltilmiştir.

1960’larda Štampar’ın ölümünden sonra DSÖ’nün hastalık merkezli faaliyetleri bocalamaya başlamış ve Štampar’ın önerileri (ne yazık ki atıf yapılmaksızın) yeniden “keşfedilmiştir”.

DSÖ’nün sağlık tanımına yönelik eleştiriler oldukça geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Yelpazenin bir ucunda sağlığın eski tanımından (hastalığın ve sakatlığın olmayışı) yola çıkılarak, tanımın gereksiz yere çok geniş tutulduğu ve örneğin toplumsal iyilik hali gibi hekimin ve hastanenin üzerine vazife olmayan işleri kapsadığı öne sürülürken; diğer uçta tanımın çok eksik olduğu ve örneğin sağlığın spiritüel ve etik boyutlarına hiç değinilmediği iddia edilmeketdir.

Bazıları sağlık tanımını çok idealist bulmakta ve herkesin sağlıklı olmasını gerçekçi bulmamaktadır. Bunlara göre birincisi, herkesin sağlıklı olabilmesinin önünde en başta genetik engeller vardır; ikincisi, sağlığa ayrılan kaynaklar, bütün kaynaklar gibi sınırlıdır ve hiçbir zaman herkesin sağlıklı olabilmesine yetecek kaynak bulunamayacaktır; son olarak, sağlığın belirleyicilerine ve sağlık alanındaki müdahalelerin etkinliğine ilişkin bilimsel bilgilerimiz böyle bir ideal için oldukça yetersizdir.

1970 ve 80’lerde DSÖ’nün sağlık tanımını eleştirenler, sağlığın iyilikle özdeş olmadığını, iyiliğin bir parçası olduğunu öne sürmüşlerdir. DSÖ’nün sağlık tanımının gündelik yaşamın sağlık dışı ögelerini medikalize ettiğini öne süren eleştirmenler, kendi aralarında tanımlayıcılar ve kuralcılar olarak ikiye ayrılmışlardır. Tanımlayıcılar hastalık ve sağlığın, tipik biyolojik işlev düzeylerinden istatistiksel sapma ile ifade edilebilecek ve değer yüklenmeden belirlenebilecek kavramlar olduğunu öne süreken (biyoetikçiler tarafından benimsenmektedir), kuralcılar sağlığı bireyin yaşamsal amaçlarını gerçekleştirebilme yeteneği ile ilişkilendirmektedirler. İkinci yaklaşım ise sağlığı kültürel bakımdan göreli bir hale getirmektedir.

Abel Smith’e göre DSÖ’nün sağlık tanımı idealleri tumturaklı bir biçimde ifade etmekte, fakat sağlığın nasıl ölçülebileceğine ilişkin hiçbir ipucu vermemektedir. Sağlığı değil fakat sağlıksızlığı ölçen mortalite ve morbidite istatistikleri en sık kullanılan ölçütlerdir; ancak bunların elde etmek için toplanan verilerin kalitesi konusundaki şüpheleri aşmak oldukça güçtür.

Bir kısım eleştirmenler, sağlığa biyomedikal yaklaşımın oldukça işlevsel olduğunu ileri sürmektedirler. Sağlık böyle tanımlandığında sağlıkçıların görevleri ve sağlık kurumlarından (hizmetlerinden) beklentiler çok açık bir şekilde ortaya konabilmekte, sağlık ölçülebilir ve kıyaslanabilir bir niteliğe bürünmektedir.  

Son olarak ülkemizde de bazı çevrelerin sağlık tanımının “siyasal iyiliği” içermemesi nedeniyle eksik olduğunu iddia ettikleri görülmektedir. Bu eleştirinin ciddiye alınması olası değildir. Yalnızca sağlık tanımının içinde doğduğu ve geliştiği süreç ve tanımın gereklerinin yerine getirilmesi için yürütülen mücadele bile, toplumsal (sosyal) iyilik kavramının özünde siyasal bir kavram olduğunun en somut göstergesidir.

Daha önce de belirtildiği gibi DSÖ’nün sağlık tanımının en büyük destekçileri toplumcu güçlerdir. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist ülkeler toplumcu bir sağlık anlayışını yansıtan bu tanıma uygun toplumsal pratikler geliştirmeye çalışmışlardır.

ANDRİJA ŠTAMPAR’DAN SEÇMELER (24)

Rudolf Goldscheid (1870 - 1931) gerçek değerlere kör bir dünyada yaşadığımıza işaret ediyor. Yalnızca ani katastrofileri görebiliyoruz ve bugünkü ekonımik ve sosyal yaşamda heryerde bulunan gizli, sürekli sefaleti duyumsama gücünü yitirdik. Yalnızca inorganik sermayeyi anlıyoruz ve insan sermayesi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. İnsan yaşamı kaybının toplum için ekonomik bir kayıp olarak değil, ailesi için özel bir kayıp olarak görüldüğü bütünüyle kapitalist bir ekonomide kuşkusuz halkın ekonomisi tamamen lüzumsuz bir hale gelir.... Bugün Roma arenalarında düzenlenen müsabakalardan tiksiniyoruz, fakat günümüzde yalnızca sahnenin değiştiğini anlamıyoruz: emekçi halk yığınları genellikle antik arenalardan daha kötü yerler olan fabrikalarda perişan oluyorlar....

Günümüz toplumunda bütün yaşam, binlerce insanın hayali başarı ve daha da hayali zenginlik adına çürüyeceği bir şekilde örgütlenmiştir. Bir yanda çok büyük miktarda ölü sanayi ürünlerimiz var ve yalnızca birkaç kişinin bu ekonomiden kar ettiğini göz ardı ederek, ekonomiye sağladığı katkılar nedeniyle üretimimizdeki ilerlemelerle övünüyoruz; diğer yandan zanaatkarlar ve fabrika işçileri arasındaki hasta lejyonlarını, çocuk mortalitesini, tüberkülozu, emekçilerin çoğunluğundaki alkolizmi görmüyoruz. Bu, ölü şeyler için zenginlik, yaşayanlar için ise hastalık ve ölüm anlamına geliyor. Bütün ulusal ekonomi, insanların sağlığı pahasına zenginleşiyor...

Şimdiye kadar halk sağlığını teşvike yönelik bütün çabalarımız hayır işleri, insanseverlik olarak görüldü ve bu nedenle, bu çabalara ayrılan bütçe çok küçük kaldı. Sosyal politikalar ve sosyal hijyen de aynı şekilde yürütüldüğünden kayda değer bir sonuç alınamadı; sonuç alınabilmesi için sağlık politikasının, ulusal ekonominin en önemli parçası olarak görülmesi gerekir...

Herkes hijyen kültürünün faydalarından yararlanmaya başlayana kadar bütün çabalarımız başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Sosyal hijyenin başarısı ekonomik düzlemde uzanır. Daha 1848’de Virchow “akla uygun bir anayasa, herkese gerçek hijyenik yaşamı garanti etmek zorundadır” demişti. Hastalıklar ile toplumsal koşullar arasındaki ilişkiyi incelediğimizde, günümüz hijyen kültürünü çok ciddi biçimde suçlayan bir gerçekle yüzleşiyoruz: yoksulluk, hastalıkların en önde gelen nedenlerinden biridir...

Bu günümüz kültürünün karanlık bir yanıdır; bu durum insan yaşamının tek geçer akçe, tek gerçek zenginlik olduğu özdeyişinin yeniden doğuşuyla ortadan kaldırılmalıdır. Binlerce insanın şımarık zengin sınıflara gündelik zevk sağlamak için sağlıklarına en zararlı koşullar altında lüks mallar üreterek harap olması anomalisi terk edilmelidir....

Günümüzde sağlık politikalarının ve sosyal hijyenin yetersizliği, bunlara hükmeden bütün esasları bilmememizden değil, ahlaki duygumuzun toplumsal olmayıp bireysel olması gerçeğinden ileri gelmektedir. Bugünlerde herşey, çoğu durumda hiç ahlaki olmayan, aksine ahlaka aykırı olan bireysel ahlak bakımından ele alınmaktadır. Bu etik, eşyaların ekonomisini insanların ekonomisini hiç dikkate almadan yoğunlaştırmayı amaçlayan kötü yönetimin bir sonucudur....

Adalet ve insan haklarına herhangi bir vurguya yalnızca gülen çok sayıda insan vardır. Toplumcu anlayışın yerini basitçe ulusal sağlık politikası etkinliğinin önünü tıkayan bireyci anlayış almıştır.... Bugün, insanlığın etik dirilişin yolunu bularak aşabileceği ciddi bir etik krizden geçiyoruz.... Sağlık bütçesi yalnızca hastalara yardımla ilişkili maddeleri kapsamayacak, aynı zamanda insanların yararına önleyicilik için kullanılacaktır.

Haydi üniversitelerimizi, özellikle öğrencilerini insanlarla yakın ilişkiye sokacak mesleklere hazırlayanları sağlık, eğitimi yuvaları haline getirelim. Haydi müstakbel öğretmenler okul hijyeninin ilkeleriyle, müstakbel yöneticiler sağlık politikalarının ilkeleriyle, müstakbel mühendis ve teknisyenler sanayi hijyeniyle yakından tanışsınlar. Tarım işçileri kırsal hijyen ve gıda hijyeninin ilkeleriyle tanışsın. Ancak bu yöntemlerle insanlara gerçek sağlık gereksinimlerini ve daha da değerlisi sağlığı korumak ve hastalığı önlemekteki görevlerinin etik yanını öğretebiliriz.

Sağlık eğitiminin sınıfın duvarları arasına hapsedilmesi yanlıştır. Sağlık eğitimi sınıf dışında da sürdürülmelidir... Halka yönelik konferanslar, özel kursların örgütlenmesi, sergiler, yayınlar, posterler, okullara ve meslek birliklerine özel görevler verilmesi... bunların hepsi güçlü araçlardır...

Tıp Reformu’nda Virchow, “hekimler yoksulların doğal avukatlarıdır ve toplumsal sorunların çoğu hekimlerin alanına girer” demiştir. Virchow’un görüşü hala geçerlidir, fakat uygulamaya konmamıştır. Tıbbi etkinlikler en iyi fiyatı verenin, reklam yapanın daha çok kazandığı saf materyalist suların içine çekilmeye başlamıştır. Günümüzde tıbbi etkinliklerin hiçbir toplumsal esprisi kalmamıştır ve tıbbın ve hijyenin faydalarından şüphesiz yalnızca çok parası olanlar yararlanabildiklerinden, hekimler kapitalizmin köleleri haline gelmişlerdir. Hekimlerimizin çoğu tıbba hala toplumcu değil, bireyci bir pencereden bakmaktadır...

Kötü barınma koşulları etiyolojik olarak hastalıkların en büyük nedenlerinden biridir... İnşaat kurallarına en küçük köyde dahi tam olarak uyulması, belediye saraylarına gösterilen özenin gösterilmesi gerekir... Barınakların devlet tarafından kontrolü gerekli bir yasal düzenlemedir ve er veya geç yaşama geçirilmek zorundadır... Bu kontrol görevi, barınma koşullarının incelenmesi, elverişsiz faktöelerin ortadan kaldırılması ve özellikle ekonomik olarak zayıf olanlar için iyileştirmeler yapılmasıdır... Yakın gelecekte şehirlerimizin mamur olduğunu görmek istiyorsak, bir an önce sağlıklı evleri doğru inşa etmeyi, ahlaksız spekükasyonu önlemeyi güvenceye alacak bütün tedbirleri almalıyız...

İşçilerin sağlığının korunması... bu ülkede önemli toplumsal ve mediko-politik tedbirlerin yaşama geçirilmesini gerektirir. Çalışma süresine ilişkin belirli kısıtlamalar gereklidir, çünkü insan organizması ne kadar mükemmel olursa olsun bir makina gibi çalışamaz. Bir makinanın arızaları tamir edilebilir; insan organizmasının iyileşmesi ise çok yavaş olur veya hiç iyileşmeyebilir. Sekiz saatlik işgünü talebi güçlü bir şekilde desteklenmelidir ve tıbbi açıdan savunulmalıdır...

Makineler, kendilerine yatırılan sermayenin daha yüksek kar getirmesi için insanları atölyelerden atmamalı, işçilere yardımcı olmalı, işi kolaylaştırmalı ve insanların sağlığını korumalıdır... Teknik bakımdan kolaylaştırılmış ve daha ileri üretim, yalnızca yatırılmış sermayeye fayda sağlamamalı, geniş ölçüde çalışma koşullarının iyileştirilmesi için de kullanılmalıdır – hijyenik evlerin inşa edilmesi, kaliteli ve ucuz gıda sağlanması, sağlık eğitimi vb... Hükümet yıllardır ölü sermayenin canlı sermayeyi (insan organizması) boğmasına izin verdi, şimdi bu organizmanın kendisini ölü sermaye pahasına yenilemesine izin vermelidir.

Sosyal sigorta genellikle bir işçi sorunu olarak kabul edilir. Bugün sosyal sigorta bu kısıtlı sınırlar içinde kalamaz, evrensel sigortaya dönüşmelidir... Birçok ülkede bizde olduğu gibi sigorta yalnızca hastalık ve kaza için vardır. Zamanımız hastalık, kaza, işsizlik, yaşlılık, sakatlık ve yoksulluk için genel yaygın sigortayı gerektirmektedir. Sosyal ve sağlık sorunlarımızla hemen ilgilenmeye başlamalı ve kendimizi savaş öncesi mantaliteyle boğmayı durdurmalıyız...

Sağlık programlarımızı yaşama geçirmek için gerekli maddi fedakarlıklar özel sağlık vergileriyle hafifletilebilir. Bu vergilendirme sistemi genel mali politikalardan bağımsız olmalı ve elde edilen gelirler çoğu önleyici karakterde olmak üzere sağlık yatırımları için kullanılmalıdır.

1. Bütün vergi mükellefleri tarafından ödenen vergi üzerinden % 2 vergi alınması.
2. 50’den fazla işçi çalıştıran ve yasal olarak hesapları kamusal denetim altında olan sanayi kuruluşlarının net karlarının % 2’si; yasal olarak hesapları kamusal denetim altında olmayan kuruluşların net karlarının % 3’ü; insan sağlığına zararlı işler yapanların net karlarının % 5’i oranında vergilendirilmesi.
3. Madde 2’ye göre vergilendirilenler hariç, alkollü içki üreten veya satan kuruluşların net gelirlerinin % 5’i oranında vergilendirilmesi
4. Tekelleştirilmiş tütün satışlarından sabit fiyatlar üzerinden % 5 oranında vergi alınması
5. Lüks nesneler üzerinden % 10 oranında gümrük vergisi alınması.
6. Tekel alkol satışlarından % 10 vergi alınması.
7. Beş odadan büyük evi olanlardan (odaları mesleki faaliyetleri için kullananlar hariç) emlak vergilerinin % 10’u oranında vergi alınması
8. Ara-sıra ikamet olarak kullanılan, av, gezi, tatil amaçlı lüks evlerden (villalar, köşkler vs) % 10 oranında vergi alınması.
9. Çeşitli şirketlerde hisse sahibi olanların kar paylarından % 5 vergi alınması.
10. Likör, rom, konyak, absint ve şampanya üzerinden % 10 vergi alınması.

Savaş sonrası dönemde uygulanmak üzere bir sağlık programı taslağı sundum. En büyük ve en acil görev için yalnızca çok sayıda uzmana değil, aynı zamanda daha büyük maddi fedakarlıklar yapmaya gereksinimimiz var... Hekimlerin hastanelerinde, konsultasyon odalarında ve steril ofislerinde kalmalarına izin verilmeyecektir – hekimler kamusal yaşama girmek ve bir ideali, ulusal politik yaşamın en önemli kısmı olan uygun bir sağlık politikasını başarmak için savaşmak zorunda olacaklardır...    

Akif Akalın

DİPNOTLAR

1. Teleky 1909 – 1919 yılları arasında Viyana Tıp Fakültesi’nde toplumcu tıp dersleri vermiştir. 1906 yılında Uluslararası İşyeri Hekimliği Daimi Komisyonu kurucuları arasında yer almıştır. 1919 – 1932 döneminde Düsseldorf’ta Halk Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Enstitüsü müdürlüğü ve Rhineland Fabrika Sağlık Müfettişliği görevlerini üstlenen Teleky, 1932 yılında Naziler tarafından görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

2. Türkiye’deki eski Hükümet Tabipliği’ne benzer bir kurum.

3. Armendartz

4. Daha sonra Andrija Stampar Halk Sağlığı Okulu adını alan bu okul (http://www.snz.unizg.hr) dünyanın en önemli halk sağlığı okullarından biri olup halk sağlığında birçok ilke imza atmıştır. Örneğin dünyada ilk kez 1963 yılında genel pratisyenler için, ana ögesi insanların gündelik yaşam ve çalışma koşulları ile önleyici sağlık tedbirleri olan 3 yıllık bir genel pratisyen uzmanlığı eğitimi başlatmıştır. 

5. DSÖ yönetimine Temel Sağlık Hizmeti kavramı, 1975 Ocak’ında Ulusal Sağlık Hizmetlerinin Teşviki başlıklı bir yazıyla sunulmuştur. Yazıda “toplum düzeyinde temel sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için bir dizi büyük ulusal çabanın sağlık hizmetlerinin hızlı ve etkin gelişimi için tek yol olarak görüldüğü” öne sürülmektedir. Bu gelişime gereksinimlere vurgu yapan 7 ilke rehberlik edecektir:

a. TSH’nin toplumun yaşam biçimine göre şekillenmesi
b. Yerel toplum katılımı
c. Esas olarak toplumun mevcut kaynaklarına dayanırken, maliyet sınırları içinde kalma
d. Topluma ve bireye yönelik önleyici, iyileştirici ve teşvik edici hizmetlerde bütüncül yaklaşım
e. Bütün müdahalelerde en periferdeki en düşük eğitimli sağlık emekçisinin bu müdahaleyi uygulayabilmesinin dikkate alınması 
f. Bütün hizmetlerin periferdeki gereksininmleri destekleyici şekilde tasarlanması
g. TSH’nin toplum kalkınmasına katılan diğer sektörlerin hizmetleriyle tam olarak bütünleştirilmesi

Bu aşamada DSÖ Sovyetler Birliği delegesi Dr. Venediktov’un ulusal deneyimlerin gözden geçirilmesi için uluslararası bir konferans düzenlenmesi konusundaki ısrarı üzerine Alma-ata Konferansı’nın düzenlenmesine karar verilmiştir. 

6. Başta ABD olmak üzere birçok batı üniversitesinde her yıl belli bir alanda, bu alanın duayenleri ders vermeleri için davet edilir. Harvard Tıp Okulu’da geleneksel olarak halk sağlığı alanında Cutter Lecture adı altında düzenlediği etkinliğe 1938 yılında Stampar’ı davet etmiştir. Stampar’ın sunduğu konferansın başlığı “Bir Kır Sağlık Emekçisinin Gözlemleri”dir.

7. Leon Bernard Milletler Ligi Sağlık Örgütü’nün kurucularından biri olup, ölümünden sonra adına 1937 yılında bir vakıf kurulmuş ve vakıf yönetimi 1948’de DSÖ’nün kurulmasından sonra bu kuruma devredilmiştir. DSÖ, vakıf kanalıyla iki yılda bir (bütçe imkanları dahilinde) sosyal tıp alanında önemli hizmetleri olanları Leon Bernard Madalyası ile ödüllendirmektedir. Bu madalyayı alanların bir listesi için bkz:  http://www.who.int/governance/awards/bernard/winners/en/index.html

8. Günümüze kadar A. Stampar madalyası alanlar için bkz: http://2011.aspher.org/pg/pages/view/194/the-stampar-medalists-since-1993.

9. Alfred Grotjahn (1869 – 1931), 1911 yılında yayınladığı Toplumsal Patoloji adlı kitabında, hastalıkların patolojilerini sosyal açıdan değerlendirmiştir. Toplumsal koşullar ile hastalıklar arasındaki ilişkileri ortaya koyması bakımından toplumcu tıbbın önemli eserleri arasındadır ve Virchow’un sağlık ve tıp anlayışını günümüze taşımakta önemli bir rol üstlenmiştir:

“1. Toplumsal bakımdan bir hastalığın önemi ilk olarak görülme sıklığı ile belirlenir. Bu nedenle tıbbi istatistikler toplumsal patoloji araştırmalarında temeldir.

2. Hastalıklar ile toplumsal koşullar arasındaki en önemli ilişkiler doğal olarak nedensellik kapsamındadır. Hastalığın etiyolojisi biyolojik ve toplumsaldır. Şimdiye kadar yalnızca biyolojik etiyoloji üzerinde çalışılmıştır. Aynı çalışma toplumsal etiyoloji üzerine de yapılmalıdır. Hastalığın toplumsal etiyolojisi şu başlıklar altında ele alınabilir:

Toplumsal koşullar;
a. bir hastalığa yatkınlık yaratabilirler;
b. kendileri doğrudan hastalığa neden olabilir;
c. hastalık nedenlerini taşıyabilirler;
d. hastalığın gidişini etkileyebilirler.

3. Yalnızca toplumsal koşullar hastalıkların kökenini ve gidişini belirlemezler, aynı zamanda hastalıklar da toplumsal koşulları etkilerler. Bu etki hastalığın çıktılarıyla meydana gelir. Bu kendini ölüm, iyileşme, kronikleşme, başka hastalıklara yatkınlık oluşturma ve son olarak dejenerasyonla gösterebilir.

4. Toplumsal bakımdan önemli bir hastalık ele alınırken, prevalans üzerine tıbbi tedavinin mi etkili olduğu, yoksa toplumsal tedbirlerin mi etkili olduğu belirlenmelidir. Bu hastanın toplumsal ve ekonomik ortamına dikkat etmeyi gerektirir”.

Birinci Paylaşım Savaşı döneminde Virchow’un düşünceleri, Grotjahn aracılığıyla Avrupa’da Çekoslovakya, Sovyetler Birliği, Fransa ve Belçika’ya ulaşmıştır.

10. HE Sigerist (1891 – 1957) uzun yıllar Johns Hopkins Üniversitesi’nde Tıp Tarihi Enstitüsü’nün yöneticiliğini yapmış bir toplumcu tıp savunucusudur. Bugün Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarında yaşama geçirilen toplumcu tıp uygulamalarına ilişkin bilgilerimizin önemli bir kısmını Sigerist’e borçluyuz.

11. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz: Akalın MA. (2010). Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi. İstanbul: Yazılama.

12. Nikolay Semaşko (1874 – 1949). Sovyetler Birliği’nin ilk Sağlık Bakanı.

13. Virchow insan bedenini hücrelerden oluşan bir liberal devlete benzetmektedir.

14. Vakıf Grotjahn’ın Kaiser Wilhelm Enstitüsü’ndeki çalışmalarını da finanse etmiştir.

15. Emperyalistler-arası Birinci Savaş sonunda ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçı yollarla çözmek amacıyla 10 Ocak 1920’de kurulan Milletler Ligi (Türkiye 1932 yılında üye olmuştur), Emperyalistler-arası İkinci Savaş’ın çıkmasını ve yayılmasını engelleyememiş ve dağılmıştır.

16. Atlantik Şartı.

17. Bildirge, Birleşmiş Milletler teriminin kullanıldığı ilk belgedir.

18. Örgüt savaşın sona ermesiyle birlikte işlevlerini 1946 yılında Dünya Sağlık Örgütü Geçici Komitesi’ne devretmiştir.

19. Anayasa’nın yürürlüğe girebilmesi için en az 26 üyenin onayı gerekiyordu.

20. Çağımızın en önemli toplumcu tıp teorisyenlerinden biri olan Vicente Navarro’ya göre DSÖ’nün sağlık tanımı  geleneksel sağlık ve tıp anlayışından muazzam bir kopuş olup, bu yeni tanım sağlık hizmeti anlayışını da kökten değiştirmiştir.

21. Peikoff Kaliforniya’da bir Belediye Meclisi’nde yaptığı konuşmada sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesinin ahlaksızlık olduğunu ve sağlık hakkı diye bir şeyin olamayacağını savunmuş ve Clinton’ın sağlık reformuna şiddetle karşı çıkmıştır.

22. Bu eleştiriler 1970’te başarıya ulaşacak ve DSÖ sosyalist ülkeler tarafından başlatılan “Sağlık Hizmetlerinin Gelişimi İçin Temel İlkeler” insiyatifini benimseyerek Temel Sağlık Hizmetleri konferansının düzenlenmesini kabul edecektir. Böylece 1977 yılında “2000 Yılına Kadar Herkese Sağlık” politikası kabul edilmiş ve 1978 yılında Alma-ata Konferansı düzenlenmiştir.

23. Norveçli hekim ve siyasetçi; toplumcu tıp savunucularından olup, DSÖ’nde önemli görevler üstlenmiştir.

24. Bu makale orjinal olarak 1919 yılında Jugoslavenska nijva dergisinde (29 – 31: 1 – 29) yayınlanmış, M.D. Grmek tarafından Andrija Stampar’ın Seçilmiş Yazıları adı altında Zagreb Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 1966 yılında İngilizce olarak yeniden basılmıştır. American Journal of Public Health tarafından 2006’da kısaltılarak yayınlanmıştır.



Akif Akalın



KAYNAKLAR

Abel-Smith, B. (1994). An Introduction to Health: Policy, Planning and Financing. London: Longman.

Akalın, MA. (2010). Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi. İstanbul: Yazılama Yayınevi.

Akalın, MA. (2012). Sosyalleştirmenin Kökenleri. (TTB, 2012. Türkiye’de Sosyalleştirmenin 50. Yılı. Ankara: TTB Yayınları içinde).

Akalın, MA. (2013). Toplumcu Tıbba Giriş: Toplumcu Tıp Ders Notları. İstanbul: Yazılama Yayınevi.

Brown, TM. ve Fee, E. (2006). Andrija Štampar: Charismatic Leader of Social Medicine and International Health. American Journal of Public Health, 96(8): 1383.

Brown, TM. ve Fee, E. (2012). Ludwig Teleky (1872–1957): A Leader in Social and Occupational Medicine. American Journal of Public Health, 102(6): 1107.

Donev, D., Pavlekovic, G., Zaletel Kragelj, L. (Ed). (2007). Health Promotion and Disease Prevention: A Handbook for Teachers, Researchers, Health Professionals and Decision Makers. Forum for Public Health Collaboration in South Eastern Europe. Lage, Germany: Hans Jacobs Publishing Company.

Dugac, Z., Fatovic-Ferencic, S., Kovacic, L. ve Kovacevic, T. (2008). Care for Health Cannot Be Limited to One Country or One Town Only, It Must Extend to Entire World: Role of Andrija Štampar in Building the World Health Organization. Croatian Medical Journal, 49: 697 – 708.

Fatovic-Ferencic, S. (2008). “Society as an Organism:” Metaphor as Departure Point of Andrija Štampar’s Health Ideology. Croatian Medical Journal, 49: 709 – 719.

Gabe, J., Bury, M. ve Elston, MA. (Ed). (2004). Key Concepts in Medical Sociology. London: Sage.

Grmek, MD. (Ed). (1966). Serving the Cause of Public Health: Selected Papers of Andrija Štampar. Zagreb: Andrija Štampar School of Public Health.

Hyde, HZ. (1958). A Tribute to Andrija Štampar, MD. 1888 – 1958. American Journal of Public Health, 48(12): 1578 – 1582.

Kovacic, L. ve Zalatel-Kragelj, L. (Ed.). (2008). Management in Health Care Practice: A Handbook for Teachers, Researchers, Health Professionals and Decision Makers. Forum for Public Health Collaboration in South Eastern Europe. Lage, Germany: Hans Jacobs Publishing Company. 

Litsios, S. (2007). Primary Health Care: Not the best of beginnings? http://www.who.int/ global _health_histories/seminars/paper06.pdf.

Mackenbach, JP. (2006). The origins of human disease: a short story on ‘‘where diseases come from’’. Journal of Epidemiology and Community Health, 60: 81–86.

Navarro, V. (1998). A historical review (1965–1997) of studies on class, health and quality of life. International Journal of Health Services, 28(3): 389–406.

Peikoff, L. (1993). Heath Care is not a Right. http://www.bdt.com/pages/Peikoff.html.

Rabson, SM. (1936). Alfred Grotjahn: Founder of Social Hygene. Bulletin of the New York Academy of Medicine, 12(2): 43 – 58.

Rodin, AE. (1962). A Historical Survey of Disease Concepts. Canadian Medical Association Journal, 87: 124 – 128. 

Rodríguez-Ocaña, E. (2007). Medicine as a Social Political Science: The Case of Spain c. 1920. Hygiea Internationalis, 7(2): 37 - 52. http://www.ep.liu.se/ej/hygiea/v6/i2/a04/ hygiea07 v6i2a4.pdf. (Erişim: ).

Sigerist, HE. (1937). Socialized Medicine in the Soviet Union. London:Victor Gollancz Ltd.

Sigerist, HE. (1941). Medicine and Human Welfare. New Haven:Yale University Press.

Štampar, A. (2006). On Health Politics. American Journal of Public Health. 96(8): 1382 – 1385.

Taylor, FK. (1979). The Concepts of Illness, Disease and Morbus. Cambridge University Press: Cambridge.

Tejada de Rivero, DA. (2003). Alma-Ata Revisited. Perspectives in Health, 8(2): 3 – 7.

World Health Organization. (1958). The First Ten Years of the World Health Organization. Geneva.

Yach, D. (1998). Health and Illness: The Definition of the World Health Organization. www. medizin-ethik.ch/publik/health_illness.htm.

Zhang, D. ve Unschuld, PU. (2008). China's Barefoot Doctor: Past, Present, and Future. Lancet, 372(9653): 1865 – 1867.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder