Translate

1 Nisan 2021 Perşembe

Üniversite artık bilim kurumu değil


Aslında üniversiteler uzun süredir bilim kurumu olmaktan çıktı, fakat yine de bugün dahi yazımızın başlığındaki ifadeyi çok abartılı veya provokatif bulanlar olacaktır. Bunun nedeni insanların içinde yaşadıkları süreçleri değerlendirme güçlüğüdür. Örneğin katıldığınız 25. yıl etkinliğinde fakülte arkadaşlarınızın ne kadar değişmiş olduğunu gördüğünüzde şaşarsınız.

 

ÖĞRENCİ MÜŞTERİYSE, AKADEMİSYEN NE?

 

King’s College (Londra) profesörlerinden Alex Callinicos, 15 yıl önce kaleme aldığı “Neoliberal Dünyada Üniversiteler” başlıklı broşürde, İngiliz üniversitelerinin 2000’li yıllarda sermayenin akademik araştırma ve nitelikli işçi gereksinimlerini karşılamak üzere yeniden yapılandırıldığını söylüyordu.

 

Geçmişte çalışkan fakat maddi durumu üniversite eğitimini karşılayamayacak durumda olan öğrencilere verilen karşılıksız devlet “burslarının” yerini, mezun olunduktan sonra yıllarca faiziyle ödenecek “krediler” almaya başlamıştı. Artık üniversite öğrencisi “müşteri” olarak görülüyordu.

 

Fakat öğrenciler müşteri olduysa, akademisyenler ne olmuştu? Yıllarca görmezden gelinen bu soru, 2000’li yıllara kadar isimleri “akademik” başarılarıyla sıralanan üniversitelerin, artık “bilançolarına” göre sıralanmaya başlanmasıyla yanıtlandı. Yalnızca üniversiteler değil, üniversitelerin içindeki bölümler ve aynı bölümde çalışan akademisyenler birbirlerinin “rakibi” olmuşlardı.

 

BİLGİ EKONOMİSİNE İNSANGÜCÜ YETİŞTİRMEK

 

Callinicos bu süreçte kilit düşüncenin “bilgi ekonomisi” kavramı olduğunu söylüyor.

 

Bilgi ekonomisinin güdüsü, yeni fikirler üretmek ve bunları müşterilere sunulacak ticari ürünler haline dönüştürmektir. “Yeni bilgi” yaratma ve üretime sokma süreci, yaşam standardını ve ekonomik büyümeyi arttırmanın ardındaki dinamodur. Üniversiteler de bilgi ekonomisinin gereksindiği nitelikli emekgücünü yetiştirecektir.

 

DAHA ÇOK ÖĞRENCİ, DAHA ÇOK AKADEMİSYEN

 

Bu çerçevede dünyanın hemen her yerinde üniversitelerin, üniversitelere alınan öğrencilerin ve akademisyenlerin sayısının “hızla” arttırıldığını görüyoruz. Örneğin İngiltere’de 1960’larda 18 – 19 yaşındaki gençlerin sadece yüzde 7’si yüksek öğretimdeyken, 2000’lerde bu oranın yüzde 30’a çıktığı görülüyor.

 

Türkiye’de de çok benzer bir süreç yaşandı. 2000 yılında yüksek öğretimde 1,5 milyondan az öğrenci ve 8 bini profesör, 5 bine yakını doçent olmak üzere 64 bin kadar akademisyen vardı. 2020 yılında öğrenci sayısı 8 milyona, akademisyen sayısı 30 bine yakını profesör ve 17 bini doçent olmak üzere 200 bine ulaştı.

 

Ancak üniversite kontenjanları bilgi ekonomisinin “nitelikli”  emekgücü talebini karşılamak için “ışık hızı” ile arttırılırken, ironik bir şekilde eğitimin “niteliğinden” büyük fedakarlıklara gidildi. Sayıları arttırmak için açılan yeni üniversiteleri “doldurabilmek” amacıyla öğrenciler için üniversiteye girişte standartlar düşürülürken, akademisyenler için yükselme standartları gevşetildi.

 

BİLİM YENİ BİR YUVA ARIYOR

 

Daha önce de bir yazımızda belirttiğimiz gibi bugün hayatın her alanında üniversitelerdeki niteliksizleşmenin acımasız sonuçlarını yaşıyoruz. İsimlerinin önünde profesör veya doçent unvanı taşıyan binlerce “akademisyen” kürsülerde ve ekranlarda saçma sapan şeyler anlatıyor, hem kendilerini hem de bilimi rezil ediyor.

 

Neoliberal saldırı sürecinde üniversitelerin tamamen sermayenin kontrolüne girmesiyle birlikte, sermaye bilime “sınırlar” çizmeye başladı. Daha önce bilime “ekonomik” güdüleyicilerle yön vermeye çalışan sermaye, giderek hizmetine girmeyi kabul etmeyen akademisyenleri dışlamaya başladı.

 

Pandemi sürecinde “her ne pahasına olursa olsun üretim sürecek” diyerek bilim insanlarını salgına karşı karantina dışında mücadele yöntemleri bulmaya zorlayan sermaye, kendi salgın politikalarını niteliksizleştirdiği akademisyenler aracılığıyla meşrulaştırmaya çalıştı. Son on yılların yetiştirdiği akademik yönden yetersiz akademisyenler, sermayenin çizdiği sınırlar içinde bilim yapmaya çalıştılar. Elbette başaramadılar.

 

Bugün bilim kendisine yeni bir “yuva” arıyor. Türkiye’de ve dünyada çok az sayıdaki dürüst bilim insanı, “bireysel” olarak toplumu aydınlatmak için kendi olanaklarıyla çaba gösteriyorlar, bilimsel doğruları halka ulaştırmaya çalışıyorlar. Ancak “bireysel” çabalar nereye kadar? Bilimin mutlaka kendisine sermayenin değil, toplumun gereksinimlerine göre örgütlenmiş yeni bir yuva bulması ve akademiyi yeniden ayağa kaldırması gerekiyor.     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder