Translate

3 Haziran 2022 Cuma

Neden tedavi önleyiciliğin önüne geçiyor?

 


Aklı başında herkes hastalandıktan sonra şifa aramak yerine, hastalanmamak için tedbir almanın daha iyi olacağını, bu nedenle tıbbın ve sağlık hizmetinin önceliğini “önleyiciliğe” vermesi gerektiğini söyleyecektir. Ancak tarih boyunca tıbbın ve sağlık hizmetinin birkaç istisna dışında önceliğini hiçbir zaman önleyiciliğe vermediğini, her zaman tedavi hizmetlerine ağırlık verdiğini biliyoruz. Acaba neden tedavi her zaman önleyiciliğin önüne geçiyor? Neden kaynaklarımızı hastalıkları önlemeye değil, tedavi etmeye harcıyoruz?

 

KONFÜÇYÜS VE HİPOKRAT ÖNLEYİCİLİĞİ SALIK VERMİŞLERDİ

 

Düşünürler antik çağdardan beri önleyiciliğin tedaviden daha iyi olduğunu söylediler. Eski Çin tıbbının MÖ 7. ve 8. yüzyıllarda kaleme alınmış kitaplarında hastalıklara karşı öncelikle önleyici tedbirler alınması gerektiğinin belirtildiğini biliyoruz (I Ching). Çin tıbbı daha sonra da bu tavsiyeyi korumuş (Tao Te Ching) ve Konfüçyüs (MÖ 551 – 479) “önleyicilik en iyi ilaçtır” derken, Çin tıbbının önleyiciliğe verdiği önemi vurgulamış.

 

Batı tıbbının kurucusu Hipokrat da (MÖ 460 – 377), çağdaşı Konfüçyüs gibi tıbbın ve sağlık hizmetinin önceliğini önleyiciliğe vermesi gerektiğini “önlemek iyileştirmekten (tedaviden) daha iyidir” cümlesiyle ifade etmişti. Bu ifade Hipokrat yemininde de vardır: “…önlemek iyileştirmeye tercih edildiğinden, her zaman hastalığı önleyeceğim…”.

 

Bugün de elinize hangi tıp kitabını alırsanız alın, tıbbın ve sağlık hizmetinin önceliğini önleyiciliğe vermesi gerektiğinin yazıldığını göreceksiniz. Dünyanın bütün Sağlık Bakanlıkları ve Dünya Sağlık Örgütü de her zaman önleyiciliğin önemini vurgular. Hatta geçtiğimiz yüzyılın en önemli beyinlerinden Albert Einstein’ın “entelektüeller sorunları çözer, dahiler sorunları önler” deyişine de çok atıf yapılır.   

 

KARAKOLDA DOĞRU SÖYLER, MAHKEMEDE ŞAŞAR

 

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi tıbbın ve sağlık hizmetinin önceliğini önleyiciliğe vermesi, tedaviye yalnızca önleyici tedbirler hastalanmayı önlemek için yeterli olmadığında başvurulması gerektiğini düşünebilmek için ne Konfüçyus, ne Hipokrat, ne de Einstein olmak gerekiyor. Bunu düşünebilmek için insanın vasat bir zekası ve akli melekelerinin yerinde olması yeterli.

 

Oysa yine yazımızın başında da belirttiğimiz gibi ne tarihte, ne de günümüzde tıp ve sağlık hizmeti önceliğini ve ağırlığını “asla” önleyiciliğe vermiyor, tedaviye (iyileştiriciliğe) veriyor. Bu durum daha tıp ve sağlık eğitimi sürecinde başlıyor. Hekim ve sağlık emekçisi yetiştiren okulların müfredatında Hipokrat yemininin aksine “tedavinin” tercih edildiği apaçık görülüyor. Müfredat içinde önleyicilik bilgileri, iyileştiricilik bilgileri yanında devede kulak bile değil. Öğrencilere hastalıkların nasıl önleneceği değil, nasıl tedavi edileceği öğretiliyor.

 

Peki, neden tıp ve sağlık eğitiminde öğrencilere hastalıklar anlatılırken, hastalıkların nasıl önlenebileceğine ilişkin bilgiler, hastalığın nasıl teşhis ve tedavi edileceğine ilişkin bilgiler kadar verilmiyor? Bu durum birçoklarının sandığı gibi yalnızca kendisini Hipokrat’a dayandıran “batı” tıbbı için değil, kendisini eski Çin ve Hint tıbbına dayandıran “doğu” tıbbı için de geçerli. Doğu tıbbı da, en az batı tıbbı kadar tedaviye önem veriyor, önleyiciliği ihmal ediyor. Hiç önleyici akupunktur, hacamat veya sülük uygulaması duydunuz mu? 

 

ÖNLEYİCİLİK NEDEN TERCİH EDİLMİYOR?

 

Genel geçer klişeler, birey düzeyinde uygulamanın hiç kolay olmadığı veya çoğu kez toplum düzeyinde uygulanmadığında işe yaramayan tavsiyeler bir kenara bırakılırsa, hem doğu, hem de batı tıbbı insanlara yardımcı olmak için onların “hastalanıp”, kendisine başvurmasını bekliyor. Hastalıkların önlenmesi için “proaktif” bir tutum sergilemiyorlar.

 

Aslında önleyiciliğin tedaviden çok daha iyi olduğu gerçeği gibi, hastalıkların nasıl önlenebileceği, hastalıkların önlenmesi için hangi tedbirlerin alınması gerektiği de yüzyıllardır çok iyi biliniyor fakat uygulanmıyor, daha doğrusu uygulanması “tercih edilmiyor”. Bunun yerine insanların hastalanarak hekimlere ve sağlık kurumlarına başvurmaları “tercih ediliyor”.

 

Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu durumun nedeni tarihte de, günümüzde de “duygusal”. Çünkü “sağlıktan” değil, “hastalıktan” kazanç elde edilebiliyor. Gerçi eski Çin’de doktorlara insanlar hastalanmadığında para verildiği, hastalanan olursa ücretlerinin kesildiği söylenir, fakat tahmin edilebileceği gibi bu yalnızca bir efsanedir.

 

SÖZ KONUSU KAR İSE GERİSİ TEFERRUATTIR

 

Sağlık hizmeti üretiminin amacı kâr elde etmek, sağlık hizmeti üzerinden para kazanmak, kazanç sağlamak olduğunda, kuralları artık tıp (bilim) değil, “ekonomi” belirler. Söz konusu kâr olduğunda, toplum düzeyindeki alınması gereken önleyici tedbirler ile kâr amacı taban tabana bir zıtlık içine girer. Çünkü toplum düzeyinde alınan önleyici tedbirlerle hastalıkların azaltılmasından sadece toplum “kâr” sağlayacaktır.

 

Örneğin günümüzün en büyük sağlık sorunu olan kalp ve damar hastalıklarının oluşumunda hipertansiyonun çok büyük bir katkısı olduğu bilinmektedir. Sadece hipertansiyonun kontrol altına alınmasıyla dahi toplum içinde kalp ve damar hastalıklarının büyük bir bölümünün önlenebileceği konusunda hiçbir bilim insanının veya hekimin şüphesi yoktur. Buna rağmen bu konuda hiçbir ciddi adım atılmadığı da sır değildir. Çünkü kalp ve damar hastalıklarının azalması “birilerinin” işine gelmemektedir.  

 

Önleyici tedbirlerin özellikle özel sigorta şirketleri veya hastaneler için “ticari açıdan” akıllıca bir “yatırım” olduğu asla söylenemez. İnsanların sağlıkları yönünden sürekli ve düzenli olarak izlendiği ve zamanında müdahalelerle sağlık sorunlarına büyümeden müdahale edildiği bir düzende, özel sağlık kuruluşları veya piyasa mekanizmalarına teslim olmuş kamu sağlık kurumları kuşkusuz “zarar” edecektir.  

 

ÖNLEYİCİ HİZMETLERE TALEP YOK

 

Tıbbın ve sağlık hizmetinin önleyiciliğe ağırlık vermemesinin bir nedeni de toplumdan bu hizmetlere “talep” gelmemesi. Çünkü toplum önleyici hizmetlerin yalnızca “bulaşıcı hastalıklar” için olduğunu sanıyor. Bugün hemen herkes önleyici tedbirlerle, örneğin “aşı” yoluyla tetanos veya kızamıktan korunulabildiğini biliyor, fakat günümüzün önde gelen sağlık sorunlarının, yani kanserler, kalp – damar hastalıkları, astım, diyabet gibi “bulaşıcı olmayan” hastalıkların da bulaşıcı hastalıklar gibi önlenebileceklerini bilmiyor veya anlayamıyor.

 

Diğer yandan toplumun bu hastalıkların da “önlenebilir” hastalıklar olduğunu anlamaları için hükumetlerin ciddi bir çaba sarf etmedikleri de sır değil. Yalnızca “dostlar alış-verişte görsün” niteliğinde kampanyalarla yetiniliyor veya toplum düzeyinde önleyici tedbirler almak yerine birey düzeyinde tedbirler tavsiye ediliyor.

 

Bu durumun en kör parmağım gözüne olduğu alanlardan biri işçi sağlığıdır. İstisnasız bütün işçi sağlığı kitaplarında işyerlerinde iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önlenmesi için esas olarak toplum düzeyinde “mühendislik” tedbirleri alınması gerektiği, “bireysel koruyucuların” ancak mühendislik tedbirleri alındığında işe yarayacağı yazılıdır. Oysa bugün toplumumuzda üniversite mezunlarına dahi iş güvenliği tedbiri dediğinizde, akıllara “baret” gelir, mühendislik tedbirlerinin ne olduğunu kimse bilmez. Elbette bilinmeyene talep de olmaz.

 

ÖNLEYİCİLİK SADECE TIP VE SAĞLIK TOPLUMUN GEREKSİNİMLERİNE GÖRE ÖRGÜTLENDİĞİNDE MÜMKÜNDÜR

 

Tıbbın ve sağlık hizmetinin tedaviye değil, önleyiciliğe öncelik ve ağırlık vermesi için “toplumun” gereksinimlerine göre örgütlenmesi gerekir. Bunun için öncelikle sağlığın piyasada alınıp satılabilen bir meta (mal) olmaktan çıkartılması ve devlet hizmeti olarak örgütlenmesi şarttır. Nitekim tarihte tıbbın ve sağlık hizmetinin önceliğini önleyiciliğe verdiği coğrafyalarda, sağlığın bir “yurttaşlık hakkı” olarak görüldüğü ve devletin yurttaşlarının sağlığından doğrudan sorumlu olduğu biliniyor.   

 

Türkiye’de de 1961 Anayasası ile bu doğrultuda önemli bir adım atılmış, sağlık hizmetleri “sosyalleştirilmek” istenmişti. Ancak daha ilk günden itibaren baltalanan ve sadece birkaç yıl içinde dejenere edilerek karikatürleştirilen sosyalleştirme uygulaması, 1971’de başlayan ve 1980’de tamamlanan karşı-devrim ile yok edildi ve Türkiye’de tıbbın ve sağlık hizmetinin örgütlenmesinde “sermayenin” gereksinimleri esas alındı. 

 

Hastalıkları önlemenin en etkili yolu, sağlığın “biyo-psiko-sosyal belirleyicilerine” hitap etmek ve bireyleri ana rahmine düştükleri andan mezara kadar, bütün yaşamları boyunca sürekli ve düzenli bir tıbbi  gözetim altında tutmaktır. Yani tıp ve sağlık hizmeti insanların hastalanmalarını beklemeden onlara gitmeli, sağlığı korumalı ve teşvik etmelidir.

 

Tedaviyi önceleyen tıp ve sağlık hizmetinin odağında “birey”, önleyiciliği önceleyen tıp ve sağlık hizmetinin odağında “toplum” yer alır ve hastalıktan çok hastalığın oluştuğu koşullarla, risklerle değil, tehlikelerle mücadele edilir.

 

Görüldüğü gibi bu yaklaşım, bize ister doğu, ister batı tıbbı olarak sunulsun, günümüzün egemen tıp ve sağlık anlayışlarından çok farklı bir yaklaşımdır ve yaşama geçirilmesi ancak toplumsal yaşamın “toplumun” gereksinimleri doğrultusunda örgütlendiği bir düzende mümkündür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder