Avrupa’da faşizm tırmanıyor. 1990’larda, en güçlü oldukları yerlerde bile yüzde 5’in altında kalan faşist partiler, 2000’li yıllarda önce yüzde 10’ları aştı ve geçtiğimiz yıllarda yüzde 25’lere yaklaştılar. Dahası Almanya’da faşist parti (AfD) geçen yıl federal seçimlerde partiler arasında yüzde 21 ile “ikinci” sıraya yükseldi. Fransa’da RN parlamentonun en büyük partisi haline gelirken, Avusturya’da FPÖ yüzde 29’la birinci parti oldu. Fakat “altın vuruş” İtalyan faşistlerden geldi ve Meloni İtalya’da hükumete yerleşti.
21. yüzyılda faşistler, 20. yüzyıldaki faşistlerden farklı olarak, iktidara geldikleri yerlerde burjuva demokrasisini yıkıp, yerine faşist bir rejim örgütlemiyor, burjuva demokrasisini reddetmiyor, muhalefet üzerine “aşırı” şiddet uygulamıyor ve “ırkçı” fanteziler peşinden koşmuyor. Çünkü bunlara gerek yok!
Günümüzdeki faşist partilerin, geçmiştekiler gibi işçi sınıfının sendikal veya politik örgütlerine saldırmamaları kimilerinin kafasını karıştırıyor. Ancak bugün geçmişteki gibi işçi sınıfının “sınıf sendikacılığı” yapan sendikaları ve “sınıf partileri” olmadığı unutuluyor. Faşistler, sermaye egemenliği için herhangi bir tehdit oluşturmayan bu yapılara neden saldırıp, toplum önünde kendilerini ifşa etsinler?
Benzer şekilde bugün Avrupa’da “gençliğin” de, 20 yüzyıl gençliği gibi “düzeni değiştirmek” peşinde koşmadığını, daha çok bu düzen içinde kendilerine bir yer bulma (tutunma) çabası içinde olduklarını görüyoruz. Gençler 20. yüzyılda olduğu gibi “sizin eğitiminize ihtiyacımız yok” demiyor, aksine hala eğitimle bir yerlere gelmeye çabalıyorlar. Bu nedenle faşistlerin gençlere de saldırmaları gerekmiyor, çünkü işçiler gibi gençler de “düzen” için bir tehdit değil.
Bir gün, geçmişteki gibi, gerçekten devrimci çizgiye sahip örgütler ortaya çıkarsa, faşistlerin bu örgütlerin liderlerine var güçleriyle saldıracaklarından kimse şüphe duymasın. Aynı şekilde bu partilerin İtalya’daki gibi hükumet kurduklarında faşist diktatörlük örgütlememeleri de, bu partilerin faşist partiler olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Faşist partilerin bugünkü görevleri solu, gençlik ve işçi hareketlerini ezmek değil, ana-akım burjuva partilerden umudunu kesenlere düzen içinde farklı bir seçenek sunmak ve her geçen gün durumları daha da kötüleşen işçiler, emekçiler ve yoksul toplum kesimlerinin, sorunların kaynağını düzende değil, başka yerlerde (göçmenler vb) aramalarını sağlamak.
Bugünün faşistleri kendilerini “demokratik” yapılar gibi göstermeye, meşrulaştırmaya çabalıyorlar ve bu konuda başarılı oldukları söylenebilir. Avrupalıların çoğu bu partileri faşist olarak tanımlamak yerine “aşırı sağ” veya “radikal sağ” olarak tanımlıyor. Gerçekten de İtalya örneğinde gördüğümüz gibi bu partiler hükumet kurduklarında “rejimi değiştirmiyor”, faşist diktatörlük örgütlemiyorlar.
Araştırmalar faşist partilerin toplum içinde en çok “işçilerden” oy aldıklarını gösteriyor. Ülkeler arasında kimi farklılıklar olmasına rağmen, ağırlıkla mavi yaka niteliksiz işçiler ve düşük – orta gelir grupları faşist partileri destekliyor. Yine faşist partileri destekleyenlerin eğitim durumuna bakıldığında, ezici çoğunluğun düşük ve orta eğitim düzeyine sahip oldukları, üniversite mezunlarının çok az olduğu gözleniyor.
Faşist partiler esas olarak göçmen karşıtı, popülist politikalar savunuyor. Sorunların kaynağı olarak “göçmenleri” gösteren faşistler, çözümün de göçmenlerin Avrupa’dan kovulması olduğunu savunuyorlar. Geleneksel “düzen” partilerini göçmenlere karşı “yumuşak” olmakla suçlayan faşist partiler, bu konuda başta işçi sınıfı olmak üzere geniş toplumsal kesimlerin düzen partilerine güvensizliğini kullanıyorlar. Sınırların yeterince korunamadığını, ana-akım partilerin “siyasi doğrucu” davranarak, halkın kaygılarını görmezden geldiğini söylüyorlar.
Birçoklarına şaşırtıcı gelebilir, fakat Avrupa’da göçmen düşmanı faşist partileri destekleyenler arasında “göçmen işçiler” de var. Aralarında Türkiye’den Avrupa’ya giden “gurbetçilerin” ve çocuklarının da olduğu göçmen işçiler, Avrupalı işçiler gibi, Avrupa hükumetlerinin göçmen politikasına karşı çıkıyorlar.
İşçiler “yeni” göçmenlerin “çok ucuza” çalışarak, ücretlerin düşmesine neden olduklarını düşünüyorlar. Yine hükumetlerin “yeni” göçmenlere, “kendi vergilerinden” sosyal yardım yaptığını, kendileri ekmek parası için ter dökerken, “yeni” göçmenlerin “yattıkları yerden” sosyal yardımlarla geçindiklerini söylüyorlar. “Hükumet benden aldığı vergiyi, aylaklara veremez” diyorlar. Avrupa’nın faşist partileri, yerli ve eski göçmen işçilerin bu “duygularını” örgütlemek için çok çaba harcamıyor.
Daha yüksek eğitimli beyaz yaka işçiler (bunlara biz işçi diyoruz, onlar kendilerini işçi olarak görmüyor), daha serinkanlı bir tutum içinde, çünkü “yeni” göçmenler, onların işlerine ve kazançlarına pek ortak olamıyor. Hatta beyaz yakaların çoğu, yeni göçmenler çok ucuza köpeklerini gezdirip, evlerini temizledikleri, yaşlılarına baktığı için durumdan çok şikayetçi değil.
Avrupa sermayesi ise tutunabilmişler ile tutunamamışlar arasındaki tartışmayı, muhtemelen gülümseyerek izlerken, hükumetlerin “ihtiyacı olanlara” yardım etmesini, kültürlerinin bir parçası olarak (Avrupai değerler) kutsuyor. Bununla beraber, hiç kuşkusuz, tutunamayanları iliklerine kadar sömürmeye, en tehlikeli, en kirli, en ağır işlerini onlara yaptırmaya devam ediyorlar.
Bugün Avrupa’da tutunabilmiş olanlar ile tutunmaya çalışanların “çıkarlarının” ortak olduğu, birleşerek sermayeye karşı mücadele etmeleri gerektiği “bilincini” taşıyabilecek, onları “örgütleyebilecek” ve “mücadeleye sevk edebilecek” bir güç yok. Avrupalı işçilerin ufku, yeni kazanımlar elde etmekten çok, ellerinde kalanları korumaya çalışmakla sınırlı. Eskisi gibi “daha iyi bir yaşam” beklentisi çok sınırlı.
Bu durum daha ne kadar böyle sürer bilemiyoruz. Fakat, 1970’li yıllarda girdiği derin ideolojik bunalımı henüz aşamayan solun, yavaş yavaş geçmiş sosyalist deneyimleri daha soğukkanlı değerlendirmeye başladığını görüyoruz. Gerçi 21. yüzyılda yaşadığımız sayısız felakete rağmen, aramızda hala kapitalizmin ehlileştirilebileceğine, daha adil bir kapitalizmin mümkün olduğuna inananlar var, ancak bunların sayısı her gün azalıyor. Solun yeniden “sınıf siyasetine” döneceği günlerin çok uzak olmadığını umuyoruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder