Translate

30 Aralık 2020 Çarşamba

Sağlık ve sosyalizm

 


“Kapitalizm, ancak parasını verene temiz su, sağlıklı konut, yeterli beslenme sağlar. Oysa sosyalizmde bunların tümü devletin görevdir.”


Tarih boyunca her kıtada milyonlarca insanın canına mal olan pek çok salgın hastalık yaşandı. Salgınları genellikle kıtlık ve savaşlar izledi. Yüz yıllar boyunca, hepsi birden “Allahın belası” sayıldı, sineye çekildi, duayla, kurbanla üstesinden gelinebileceği sanıldı. Bunların olmadığı bir dünya, çok uzun zaman hayal bile edilmedi.


Sağlığın toplumsal düzeyde sağlanabilmesi üzerine Thomas More’un Ütopia’sında ülke çapında uyulan kurallar ve herkes için önerilen besinler yeterli görülmüştür. More, bunun yanı sıra, özellikle gıda maddelerinin üretiminden tüketimine kadar bir dizi kamusal tedbir de öngörmüştür. Ancak More’da ve ondan yaklaşık elli yıl sonra gelecek olan bir başka ütopyacı, Campanella’da, bu ideal hayatlar içinde hastane fikri ve hastalıkların kamu kuruluşları eliyle eşit ve parasız tedavi edilmesi fikri yoktur. En eski çağlarda, sağlık hizmeti genellikle rahipler ya da büyücüler eliyle tapınaklarda sağlanırdı. Hekimlik sanatının doğuşundan sonra ise, hastalar evlerinde, bazen de hekimin evinde, insafa kalmış bir ücretle tedaviye alınırdı. Ancak zaman içinde kentsel hayatın egemen hale gelmesi ve hastaların topluca tedaviye alınması ihtiyacı doğduktan sonra hastane fikri de ortaya çıkmıştır. Bilinen ilk gelişmiş hastane örneği, Bergama’daki Asklepion, tıp eğitiminin ve hasta bakımının bir arada yapıldığı ciddi bir kurumdu. Arada büyük bir boşluk vardır ilk hastaneler 17. yüzyılda, yine tıp eğitimi veren üniversiteler bünyesinde kurulmaya başlamıştır.


HASTALIK TOPLUMSAL BİR SORUNDUR


Bizim konumuz bakımından önemli olan, hastalığın toplumsal bir sorun olarak ne zaman ve hangi gelişme evresinde görüldüğüdür. Elbette yukarıda aktardığımız tarihçe, en azından hastalığın ve tıp eğitiminin din dışı bir alan olarak görülmeye başlamasının ancak genel toplumsal koşulların gelişmesine bağlı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ne var ki hastalığın önlenmesinin, teşhis ve tedavisinin kamusal bir görev olarak ele alınması için her şeyden önce hastalığın yalnızca hastaların değil, toplumun sorunu olduğunun anlaşılması gerekiyordu. Ancak o zaman hastalığın önlenmesi ve tedavisinin bir devlet işlevi olup olmadığı tartışılabilirdi.


Bunun için 19. yüzyıla gelinmesi gerekiyordu. Bu, sanayi devriminin her şeyi belirlediği, büyük fabrikalarda ve özellikle madenlerde kitleler halinde çalışan ve aynı sağlık sorunlarıyla boğuşan bir sınıfın,  işçi sınıfının ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu koşullarda, yoksullar için parasız sağlık hizmetini savunan, açıkça hastalıkları toplumsal bir sorun olarak gören, hastalıklarla toplumsal sistem arasında bağıntılar kuran hekimler çıkabilirdi. Galiba, bu görüşe ulaşan hekimlerin aynı zamanda siyasal mücadele içinde olmaları da gerekiyordu ki,  döneminin işçi ayaklanmalarının tümünde barikatlarda da kendisini gösteren ve tıp tarihine patolojinin kurucularından biri olarak geçen Wirchow ortaya çıktı.


Bunun nasıl gerçekleşebileceği, bundan sonra tartışılıp anlaşılabilirdi.


Sosyalist sağlık politikalarına ulaşmak için bu yoğun arayışların ve tartışmaların aşılması gerekiyordu.


SOSYALİZMDE SAĞLIK


Kapitalizmde sağlığın ne olduğunu, son pandemi döneminde hem gözlerimizle gördük, hem de pek çok tartışma izleyip makale okuduk. Ama Küba’dan başka “işte sosyalizmde sağlık budur” diyebileceğimiz başka bir örnek olmadığından, konuyu derinlemesine tartışmak ve anlatmak imkânı olmadı. Ne var ki, bu yazıyı okuyanlar kaynakçaya baktıklarında, başta Ata Soyer ve İlker Belek olmak üzere, çok değerli düşünür hekimlerimizin konuyu “bir zamanlar” enine boyuna irdelediklerini göreceklerdir. Bu yazı, önemli ölçüde onların çalışmalarını esas alan bir özet sayılabilir.


Kübalılar bile kendilerini “henüz sosyalist bir ülke değiliz” diye tanımlarken, herhangi bir konuda gelişmiş bir sosyalizm örneği olarak değerlendirilemez. Yoksulluğu aşmaya, halkına sağlıklı ve mutlu bir yaşam sağlamaya çalışan bu dirençli devrimciler ülkesi, elbette bu özellikleriyle her bakımdan dökülen ve çöken kapitalist ülkelerin sağlık politikaları karşısında bir umut kıvılcımıdır.


Bu bakımdan bu yazıda, sağlık ve sosyalizm ilişkisini, Sovyetler Birliği’nin sosyalist dönemindeki örnekler ve buradan doğan ilkeler üzerinden anlatacağız.


İLKELER VE UYGULAMALAR


Sosyalist sistemin ana yönleriyle karakterini anlamak için bir el kitabı değeri taşıyan 1936 Anayasası, sosyalist devletin sağlık alanındaki görevlerini kısaca şöyle tanımlamıştır:


“Madde 120SSCB Yurttaşları, yaşlılıklarında ve ayrıca bir hastalık veya çalışma kapasitesi kaybı durumunda bakım hakkına sahiptir. Bu hak; devlet harcamaları ile emekçilerin sosyal sigortalarının geliştirilmesi, emekçiler için ücretsiz sağlık hizmeti ve emekçilerin kullanımı için geniş bir sağlık tesisleri ağının kurulması ile sağlanmaktadır.”


Anlaşılan, yalnızca hastalar değil, yaşlı ya da çalışamayacak durumda olanlar da, giderleri tümüyle Sovyet devleti tarafından karşılanmak üzere, “sağlık tesisleri ağı” içinde bakıma alınmaktadır. “Sağlık tesisleri ağı” ile kastedilen ise, yalnızca hastaneler, sağlık ocakları değil, kadın sağlık odaları, süt dağıtım merkezleri, kreşler ve istirahat sanatoryumları gibi bir dizi farklı işlevleri olan kurumlardan oluşmaktadır.


Bu uygulamaya yol gösteren ilkeler ise, sosyalist teori ve ideolojinin içinden çıkarılmıştır.


Dolayısıyla, sağlık hizmetlerinin ilk ilkesi eşitlik olmuştur. Bundan şu anlaşılıyordu: Sağlık hizmetleri, coğrafi özellik, kişi, grup, cinsiyet ve sınıf farkı gözetmeksizin, tüm topluma ulaştırılmalıdır.


Sağlık politikaları, tamamen demokratik yollarla oluşturulmaktadır: Yerel örgütler, kendi ihtiyaçlarını esas alan planları bağımsız olarak hazırlarlar, ülke çapında tüm sağlık hizmetleri, devlet eliyle, tek bir merkez tarafından genel plan haline getirilir ve uygulamada yine yerel ihtiyaçlar esas alınır. Sağlık hizmetleri, hizmeti alan halkın örgütleri, sendikalar vs. gibi kurumlar tarafından ve bireysel olarak denetlenir, aynı zamandan yine bireyler ve örgütler bu hizmetlerin halka ulaştırılmasında görev üstlenir.


Tüm sağlık hizmetleri parasızdır. İlaç, diş, gözlük, protez ve bakım giderleri, devlet tarafından karşılanır.


Kuşkusuz bu ilkelerin uygulanması için özel tipte örgütlenme, eğitim ve faaliyet planlarına da ihtiyaç vardır. Uygulamanın mekanizmasını oluşturmakta yine sosyalizmin toplumsal ilkeleri yol gösterir. Hizmetin örgütlenmesinde temel “birinci basamak hekimliği”nin oluşturulmasıdır. Bu doğrudan doğruya kolayca ulaşılabilir sağlık kurumlarını gerektirir. Her fabrikada, köyde, mahallelerde en basit sağlık sorunlarının (bebeğin karnı ağrıyor, ayağıma çivi battı vs.) teşhis ve tedavisini yapan, tedavisi ancak daha gelişmiş kurumlarda yapılabilecek hastaları gerekli kurumlara sevk eden kurumlardır bunlar. Sonradan her ülkede benzeri yapılmaya çalışılan ama daima yetersiz kadro ve yetersiz mali destek yüzünden hemen hemen işlevsiz kalan “Birinci basamak”, sosyalizmin sağlık politikalarının uygulanmasının temelidir.


Sağlık hizmetinin uç noktasında bulunan ve "Uchastok" diye bilinen ana birim, bir genel pratisyen, bir çocuk hastalıkları uzmanı, bir kadın doğumcu, hemşireler, çevre sağlıkçıları ve ebelerden oluşuyordu. Bir uchastok, ortalama 3000 erişkin ve 1000 çocuğu kapsıyordu. Bir uchastok hekimi, günde yaklaşık 3 saatini poliklinikte geri kalan süresini de ev ziyaretlerinde (toplam 6,5-7 saat) geçirirdi. Ülkenin en uzak kesimlerine kadar uzanan birinci basamak sağlık kuruluşları Sovyet sağlık sisteminin en olumlu örnekleriydi.


Sosyalizm, “halk sağlığı” kavramını geliştirmiş ve böylece koruyucu hekimlikle tedavi edici hekimlik hizmetlerinin birliği gözetilmiştir. Esas olan hastalığı tedavi etmek değil, hastalığın ortaya çıkmasını önlemektir.


Toplum ve sağlık sorunlarının birlikte düşünülmeye başlandığı geçmiş yüz yılda bile, sağlıklı konutlar, kanalizasyon, temiz suya ulaşma hakkı, temiz hava, doğru ve yeterli beslenme gibi önleyici etkenler tartışılmış, ama kapitalizm koşullarında hiçbir zaman geniş kitleler için sağlanamamıştır. Bu, kaynakların halk için kullanılıp kullanılmaması ile ilgili bir politikanın çözebileceği bir sorundur ve kapitalizm, ancak parasını verene temiz su, sağlıklı konut, yeterli beslenme sağlar. Oysa sosyalizmde bunların tümü devletin görevdir.


Kuşkusuz bu çerçevede tıp eğitiminin de belli ilkeler bakımından kapitalist ülkelerdekilerden farklı olması gerekiyordu.


1925'de Tıp Eğitimi Konseyi, tıp eğitiminin amacını şöyle açıklamıştı:


Hekimlerin sadece hastalık ile biyolojik süreçler arasındaki bağlantıyı değil, var olan toplumsal yaşamı ve dünya olaylarını da anlamaya yardımcı olacak yeterli sosyal bilim temeline sahip olmalıdır. Organizma ve çevre arasındaki ilişkiyi doğru anlamak için gerekli olan materyalist bakış açısına ve hastanın ev yaşamı ve çalışma koşullarını dikkate alan sosyal hizmet bakış açısına sahip olmaları zorunludur. Sadece hastalıkları tedavi için değil, onları önlemek için de bilgi ve beceri edinmelidir.”


SOSYALİZM BOZULURKEN, ÖNCE SAĞLIK BOZULDU


Kapitalizmin ihya edilmesine girişilen yıllarda, önce her alanda eşitsizlikler baş gösterdi. Yalnızca ücretler ve haklar bakımından değil, sağlık ve eğitim gibi temel konularda da bürokratik aryacılıklar kendisini göstermeye başladı. Sağlık hizmetleri kalite olarak giderek kötüleşmeye başlarken, sağlık hizmetlerine en çok gereksinim duyan yoksul kesimlerinin bu hizmetlere erişimi ciddi olarak zorlaştı. Politikaların belirlenmesine önemli bir yer tutan demokratik katılım ortadan kalktı.


Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası sürecinde salgın hastalıklara karşı mücadelede önemli rol üstlenen kurumlar, 1940’lı yıllarda İkinci Paylaşım Savaşı’nın yıkıcı etkilerine rağmen bulaşıcı hastalıklar sorun olmaktan çıkmasında önemli rol oynamışlardı.  1991 sonrası kapitalist restorasyon sürecinde gerçekleştirilen “sağlık reformları”, ilk olarak eski sosyalist halk sağlığı altyapı kurumlarını kapatmıştır. Bunun sonucu olarak, difteri, verem ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların “salgınlar” salgınlar halinde yayılmıştır. Kapitalist geriye dönüş son aşamasına geldiğinde, güvencelerini yitiren halklar, sağlık sorunlarının kapitalist ülkelere özgü yıkıcı yönüyle yeniden tanıştılar. Kanser veya kronik hastalıklar gibi tedavi maliyeti yüksek hastalıklara düşmüş insanlar çaresiz kaldılar, bebek ölüm oranları arttı, salgın hastalıklar karşısında aciz kalındı.


Çok açık olarak kanıtlanmıştır ki, “Kapitalizm, sağlığa zararlıdır!”


Aydın Çubukçu

https://www.evrensel.net/haber/422311/saglik-ve-sosyalizm


YARARLANILAN KAYNAKLAR

Ata SOYER, “Dünden Bugüne Sosyalist Ülkelerde Sağlık Hizmetleri”, Toplum ve Hekim dergisi, Şubat 1999

İlker BELEK, “Sosyalist sağlık sisteminin ana hatları

Sevil ASLAN, Ramazan ERDEM, “Hastanelerin Tarihsel Kökeni”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2017/2, Sayı:27

1936 Sovyet Anayasası

Akif AKALIN, "Sosyalizmden çeyrek asır sonra sağlık"

Ekim NEHİR, "ÇEVİRİ | Büyük teknoloji, akademi, parlamenter yapı ve Tekno-Feodalizm"


NOT


Yazı içinde birtakım maddi hatalar bulunmasına rağmen Türkiye sosyalist hareketinin çok değerli isimlerinden birinin bu konuda bir yazı kaleme almasını çok önemli bulduğumuzdan yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.


Çubukçu'nun makalesinde yer alan "Ancak More’da ve ondan yaklaşık elli yıl sonra gelecek olan bir başka ütopyacı, Campanella’da, bu ideal hayatlar içinde hastane fikri ve hastalıkların kamu kuruluşları eliyle eşit ve parasız tedavi edilmesi fikri yoktur" ifadesi kısmen yanlıştır. More Ütopya'da "tedavi edici sağlık hizmetlerinin, bir devlet hizmeti olarak örgütlenmesini öngörmektedir. Nüfus ve coğrafyaya dayalı bir model sunar. Buna göre altı bin ailenin yaşadığı şehirler, dört eşit mahalleye bölünmüş ve her bin beş yüz ailenin yaşadığı mahalle için, surların dışında bir hastane planlanmıştır". Yine Ütopya'da sağlık hizmetleri eşit ve parasızdır: "Thomas More'un sağlık alanındaki ütopyası, sağlığın herkes için bir hak olması ve bu alanda da toplumsal bir eşitlik sağlanması ilkesine dayanmaktadır". (Bkz: Ütopya'da Sağlık). Dolayısıyla "herkese eşit ücretsiz sağlık" talebini ilk ortaya atan More'dur.


Çubukçu yazısında "Sağlık hizmetinin uç noktasında bulunan ve "Uchastok" diye bilinen ana birim, bir genel pratisyen, bir çocuk hastalıkları uzmanı, bir kadın doğumcu, hemşireler, çevre sağlıkçıları ve ebelerden oluşuyordu" demiş. Doğrusu Uchastok'ların bunların "bir arada" hizmet verdiği yapılar olmayıp, ayrı ayrı örgütlenmiş yapılar olmasıdır ve Sovyetler Birliği'nde "çevre sağlığı" hizmeti Uchastok'lardan ayrı Sanepid (sanitasyon - epidemiyoloji) birimlerinde örgütlenmiştir (Bkz: Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi). 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder