Translate

3 Ocak 2021 Pazar

İktidarın emrindeki tıp felaket getirir


Yeni koronavirüs pandemisi, tıbbın siyasi iktidarın emrine girmesinin insanları nasıl felakete sürüklediğini bir kez daha gözler önüne serdi. Salgın, tıp siyasetin hizmetine girdiği için 85 milyona yakın insanı hasta edebildi ve 2 milyona yakın can alabildi. Oysa tıp, insan sağlığı yerine ekonomiyi tercih eden siyasi iktidarlar karşısında dik durabilseydi, dünya bu salgını bir felakete dönüşmeden atlatabilirdi.

  

İKTİDARIN PROFESÖRLERİ

 

Siyasi iktidarlar pandemi mücadelesini insan sağlığının değil, ekonominin gereksinimlerine göre yönetirken, iktidarın profesörleri tıbbın bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele alanında “binlerce” yıldır biriktirdiği bilgi ve deneyimleri bir kenara bırakıp, iktidarın insan sağlığı yerine ekonomiyi önceleyen politikalarını kamuoyu gözünde meşrulaştırmaya çabaladılar.

 

Oysa bulaşıcı ve salgın hastalıklarla nasıl mücadele edilmesi gerektiği yüzyıllardır çok iyi biliniyordu: “hastalar izole edilecek, şüpheliler karantinaya alınacaklardı”. Ancak çarkların birkaç haftalığına durmasını gerektiren bu formül siyasi iktidarların işine gelmediği için, tıp fakülteleri ve bilim insanları “maske – mesafe – temizlik” formülünü ürettiler.  

 

Bu süreçte iktidarın emrindeki profesörlerin ekranlarda insanların aklıyla nasıl dalga geçtiklerine, onları nasıl kandırmaya çalıştıklarına tanık olduk. Milyonlarca insanın toplu taşıma araçlarında kucak kucağa işe gidip gelmesine ve işyerlerinde dip dibe çalışmalarına ses çıkartmayan iktidar profesörleri, bir düğünde veya taziyede bir araya gelmiş 20 – 30 kişiyi gördüklerinde “sosyal mesafe” diye kıyametleri koparttılar.  

 

Sonunda ne olduğunu yılbaşı gecesi gördük. Salgınla mücadelede “izolasyon – karantina” formülünü uygulayan ülkelerde insanlar meydanlarda sabaha kadar eğlenirken, “maske – mesafe – temizlik” formülünde direnen ülkelerin insanları evlerinde hapis kaldılar. Oysa yılbaşı gecesi in – cin top oynayan Taksim meydanı da, Wuhan’daki yukarıda resmini gördüğünüz Times meydanı kadar neşeli olabilirdi.


Bugünlerde de aşının mucitlerinden BioNTech CEO'su Uğur Şahin dahi “koronavirüs en azından on yıl aramızda” diyerek insanları “normalleşme” hayallerine kapılmamaya çağırırken, pandeminin etkisinin Nisan – Mayıs aylarında kırılarak, salgın havasından uzaklaşılacağını, aşının etkinliği sayesinde yaşamın “olağan” akışına döneceğini düşleyen “akademisyenler” var. Bilimsel yeterlilikleri çok tartışmalı olan bu “akademisyenler” de, “maskeci profesörler” gibi sorunların çözümünü “teknik” müdahalelere indirgiyorlar. 

 

TARİHTE DE BÖYLE OLMUŞTU

 

Kuşkusuz tıp ilk kez siyasi iktidarın emrine girmiyor, tarihte de böyle örnekler yaşanmıştı. Örneğin Hitler Almanya’sında Hegel’in “faydalı olan doğrudur” felsefesini benimseyen Nazi tıbbı, 370 bin insanı kısırlaştırdı ve 70 bin yaşlı ve kronik hastanın, akıl hastasının yaşamına son vermesine yardımcı oldu. Altı milyondan fazla Yahudi’nin katledilmesinde Hitler’in emrine giren profesörlerin büyük rolü vardır.

 

Almanya’da 52 bin hekim Nazi Partisi’ne katıldı. İktidarın emrindeki hekimler, mesleklerini iktidarın politikalarını meşrulaştırmak için kullandılar. Bunlardan savaş sonunda yalnızca 23’ü yargılandı ve 16’sı mahkum edildi.

 

Dr. Karl Clausberg ve Dr. Viktor Brack, Nazi Partisi’nin (iktidarın) “ırkı arındırma” politikaları doğrultusunda, cezaevlerindeki erkek mahkumların testislerine radyoaktif ışınlar uygulayarak, en etkili kısırlaştırma yöntemini “bilimsel” olarak araştırdılar.

 

Dr. Hans Eppinger mahkumları susuz bırakarak, insanların susuzluğa ne kadar dayanabileceğini “bilimsel” olarak araştırırken, yine çocukların “bilimsel amaçlarla” toplama kamplarına gönderilmesine “bizzat” yardımcı oldu.

 

Nazi Almanya’sının Sosyal Darwinizm’den esinlenen “Tam Çözüm” politikasını, iktidarın emrindeki profesörler tasarladılar. Tıbbi Etik profesörlerinden Eugen Stähl, 10 bin akıl hastasının yaşamına gazla son verilmesini yönetirken, tıp fakültelerinde Alman Tabipler Birliği Dergisi’nin editörü Rudolf Ramm’ın kaleme aldığı “tıbbi etik” kitabı okutuluyordu.

 

Nazi tıbbının insanlığa getirdiği felaketler, tıbbın iktidarın emrine girdiği diğer coğrafyalardaki felaketleri gölgede bırakmıştır. Oysa Japon İmparatorluk Ordusu Sağlık Müdürü Dr. Shiro Ishii ve emrindeki 10 bin hekim, dünyadaki en acımasız biyolojik ve kimyasal silah programını yürüttüler. “Deneysel” olarak mahkumlara veba, kolera, tifo, şarbon ve tüberküloz mikropları vermekle kalmadılar, mahkumlar üzerinde hayvan deneyleri yapılmamış aşı ve ilaçları da denediler. Savaş sonrasında Ishii ve emrindeki hekimlerin çoğu çalışmalarına ABD’de devam ettiler.

 

GUATEMALALI MAĞDURLAR

 

Tıp iktidarın emrine sadece faşizm ve savaş dönemlerinde girmiyor, “barış” zamanlarında da tıp, iktidarın talepleri doğrultusunda bilimsel çalışmalar yürütebiliyor. Örneğin Guatemalalı hekimler 1946 – 1948 yılları arasında 1.308 mahkum, fahişe, akıl hastası ve bir kilisenin himayesindeki yetimi bel soğukluğu ve frengi mikroplarıyla enfekte ederek, tedavi “denediler”. Bu hastalardan yüzde 87’si tedavi edildi fakat yüzde 13’ünün izi yitirildi.

 

Guatemala hükumeti bu deney için ABD ile anlaşma yaparak fon sağlarken, deneyi iktidarın emrindeki bilim insanları ve hekimler yürüttüler. 1.308 deneğe, araştırmaya katılmaları karşılığında “sigara” verildi. Dünya Guatemala’da yaşanan felaketi, 700 mağdurun ABD hükumetine dava açmasından sonra, 2010 yılında ABD Guatemalalılardan yaptığı canilikler için “özür dilediğinde” öğrenebildi.

 

SORUN HEKİMLERİN DEĞİL, TIBBIN İKTİDARIN EMRİNE GİRMESİDİR

 

Değerli okurlarımız, tarihte ve günümüzde insanları nasıl felaketlere sürüklediğini aktarmaya çalıştığımız on binlerce hekim, tıp fakültesine insanlara felaket getirmek için girmemiş, bu amaçla ihtisas yapmamışlardı. Muhtemelen bugün birer “cani” olarak lanetlediğimiz bu hekimler, eğer tıp iktidarın emrine girmemiş olsaydı, mesleklerini insanlığın emrine sunacak ve pek çok hayat kurtaracaklardı.

 

Elbette burada yukarıda sıraladığımız insanlık dışı eylemleri gerçekleştiren hekimleri “aklamaya” çalışmıyoruz. Fakat hekimlerin bu “caniliklerinin” hangi zeminde ortaya çıktığını göremezsek, bugün “maskenin de aşı kadar koruyucu” olduğunu savunan profesörlerin, hasta işçilerle sağlıklı işçileri iki hafta Dardanel fabrikasında “kapalı sistem” çalışmaya zorlayan Hıfzıssıhha Kurulu kararının altına imza atan hekimlerin neden böyle davrandıklarını anlayamayız.


Bugünlerde “Bilim” Kurulu, 14 gün arayla yapılması gereken SinoVac aşısının Türkiye’de 28 gün arayla yapılacağını açıkladı. Eğer “Bilim” Kurulu iktidarın emrinde olmasaydı bu kararı alan bilim insanlarına gönül rahatlığıyla güvenebilir ve bu değişikliği sorgulamazdık. Fakat bugün bu değişikliğe kuşkuyla yaklaşıyor ve ardında nelerin (hangi çıkarların) “gizli” olabileceğine bakıyoruz. Güvensizlik gerçekten çok kötü bir şey.


Balık baştan kokar derler. Gerçekten de pandemi sürecinde akademi, tıp fakülteleri, eğitim ve araştırma hastaneleri ve bilim insanları iktidarın emrine girmemiş olsaydı, hekimler salgınla tıp eğitimleri sırasında öğrendikleri yöntemleri kullanarak mücadele edebilir ve Çin, Yeni Zelanda, Küba, Güney Kore, Vietnam ve daha birçok ülke gibi Türkiye de salgını milyonlarca insanı hastalanmadan, on binlerce insanını yitirmeden atlatabilirdi.

 

Yazımızı aynı zamanda hekim olan İngiliz yazar Arthur Conan Doyle’un ünlü karakteri Sherlock Holmes’un ağzından söylediği bir deyişle bitirelim: “Hekim yanlış yola saparsa, canilerin en kötüsü olur. Çünkü cesareti ve bilgisi vardır”. O halde tıbbın iktidarın emrine girmesine izin vermeyelim. 


Akif Akalın  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder