Translate

11 Ağustos 2022 Perşembe

Ölümlerden ölüm beğenmek

 


Bu hafta Çanakkale - Ayvacık Belediyesi’nin davetiyle, Ayvacık ve Küçükkuyu Belediyelerinin yöneticileriyle ve bölgedeki Muhtarlarla “Uranyum Madenciliği” üzerine konuşmak için Küçükkuyu’daydık. Fırsattan istifade ederek MTA’nın geçtiğimiz ay uranyum aramak için sondaj çalışmalarına başladığı Arıklı köyünde Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği ve Arıklı Dayanışması’nın düzenlediği bir söyleşiye de katıldık.

 

Dostlar önce bize Arıklı köyü yakınlarında MTA’nın sondaj çalışmaları yaptığı yerleri gezdirdiler. Şimdiye kadar sekiz kazı yapılmış, örnekler alınmış ve çukurlar kapatılmış. Bölgede yaşayanlar sondajlarda çıkartılan toprağın önce kazılan çukurlar içinde suyla ayıklandığını, örnekler alındıktan sonra geri kalan “çamurun” bir vidanjörle toplanıp yakınlardaki bir dere yatağına döküldüğünü anlattılar.

 

Umuyoruz köylüler yanılıyordur. Çünkü bölgede yaşayan “canlıların”, içinde radyoaktif maddeler bulunan bu “çamura” maruz kalması durumunda ortaya çıkabilecek sorunları düşünmek dahi istemiyoruz.

 

Diğer yandan MTA’nın bu sefer 1960 – 1980 yılları arasında yaptığı gibi açtığı çukurları ve sondajlarda çıkartılan toprağı, radyoaktif atıkları işi bittikten sonra öylece bırakıp gitmediğini görmek, bu konudaki mücadelenin boşa gitmediğini gösteriyor. Gerçi açılan çukurların “usulüne uygun” kapatılıp kapatılmadığını dışarıdan bakarak anlamak olanaksız fakat en azından ortada içinde çocukların oynayabileceği açık çukurlar görmemek sevindirici.

 

ARIKLI KÖYÜ SÖYLEŞİSİ

 

9 Ağustos gecesi Arıklı köyünde 1946 yılında dikilmiş kocaman bir çınar ağacının altında toplanan köylülerle söyleşi yaptık. Dilimiz döndüğünce uranyum madenciliğinin insan sağlığı ve çevre üzerine olumsuz etkilerini anlatmaya çalıştık.

 

Bölge halkını bekleyen en büyük tehlike Radon gazı ve bozunma ürünlerinin solunmasıyla oluşabilecek akciğer kanseriydi. Uzun süre radyasyona maruz kalan insanlarda başka hangi sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini konuştuk.

 

Aslında bölgede radyoaktivitenin oldukça yüksek olduğu bir sır değildi. Yıllarca önce MTA ve birçok araştırmacı bölgede ölçümler yapmışlar, evlerde radon gazının tehlikeli seviyelerde olduğunu tespit etmişler hatta köylülere “evlerinizi sıkı sık havalandırın” demişler.

 

Çanakkale İl Sağlık Müdürlüğü bölgede 1995 – 2000 yılları arasında meydana gelen ölümleri değerlendirerek, ölümlerin beşte birinin “kanser” nedeniyle meydana geldiğini tespit etmiş. Oysa bu yıllarda Türkiye’de kanserden ölüm oranı onda bir kadar. Yani bölgedeki kanser ölümlerinin Türkiye ortalamasının iki katı kadar olduğu biliniyor.

 

Yine Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı “2019 Sağlık İstatistikleri” yıllığına bakıldığında Çanakkale ilinin Türkiye’de kanser ölümlerinin “en yüksek” olduğu iller arasında olduğu görülüyor. Durum böyleyken MTA’nın bölgede yeniden sondaj çalışmaları başlatması gerçekten ürkütücü.

 

DEVLET BUNLARI BİLİYORSA NEDEN YAPIYOR?

 

Söyleşiye katılan Prof. Dr. İnci Gökmen ve benim konuşmalarımızdan sonra ilk soru genç bir kız arkadaşımızdan geldi. Genç arkadaşımız “madem devlet bunları biliyor, neden köyümüzde sondaj yapıyor” diye sordu.

 

Tesadüfen söyleşinin yapıldığı gün, 77 yıl önce ABD’nin Japonya’nın Nagazaki kentine atom bombası atarak on binlerce insanı katlettiği gündü. ABD de Nagazaki’ye atom bombası atarken ne kadar masum insanın, sivil halkın öleceğini, hatta radyasyonun etkilerinin kuşaklar boyu devam edeceğini biliyordu. O halde neden yaptı? Dahası bazı kaynaklara göre ABD atom bombasını şehirde “en çok” insanın sokakta olduğu bir saatte atabilmek için önceden araştırmalar yapmış…

 

Gerçi atom bombası örneği çok abartılı gibi duruyor fakat yeryüzünde uranyum madenciliği nedeniyle bugüne kadar kaç insanın yaşamını yitirdiğini biliyor muyuz? Hani işçiler ölmesin diye madenlerin havalandırılmaları gerektiğini söyleyen Agricola’ya, 1500’lü yıllara kadar geri gitmeyelim, fakat 1800’lü yılların sonunda uranyum madenlerinde çalışan işçiler arasında akciğer kanserinin ne kadar yaygın olduğu çok iyi bilinmiyor muydu?

 

Evet, 1950’li yıllara kadar uranyum madenciliğinin bir “işçi sağlığı” sorunu olduğunu sanıyorduk, fakat 1960’lı yıllarda yapılan araştırmalar uranyum madenciliğinin “çevrede yaşayan” insanların sağlığını da olumsuz etkilediğini gösterdi. Yani “devlet” bir bölgede uranyum madenciliği yapıldığında, madenin ve uranyum tesislerinin yakınlarında yaşayan insanların da akciğer kanseri olacağını ve hamile kadınların düşük yapacaklarını, ölü çocuklar doğuracaklarını çok iyi biliyordu.

 

Peki, dünyanın birçok yerinde ve Türkiye’de uranyum madenciliğinin tehlikeleri ve zararları bu kadar iyi bilindiği halde neden yapılıyor, neden yapılmaya devam ediliyor?

 

Bu sorunun yanıtı çok basit: “biz sesimizi çıkart(a)madığımız ve/ya izin verdiğimiz için”.

 

KÜÇÜKKUYU TOPLANTISI

 

10 Ağustos gecesi Küçükkuyu’da bir düğün salonunda yapılan toplantıya Ayvacık ve Küçükkuyu Belediyelerinin yöneticileri ve bölgeden muhtarlar katıldılar. Bu kez toplantının havası çok farklıydı. Muhtarların hepsi yaklaşan felaketin farkındaydı ya da hissediyordu.

 

Bölgede daha önce de başka madencilik çalışmaları yapılmış, özellikle altın madenciliğine karşı büyük bir mücadele yürütülmüştü. Muhtarlar madenciliğin ilk olumsuz etkisinin bölgedeki su kaynaklarının tükenmesi olduğunu “yaşayarak” öğrenmişlerdi. Maden şirketleri gereksindikleri çok miktarda suyu yeraltı kaynaklarından sağlıyor, bölgenin su kaynaklarını kurutuyorlardı.

 

Öyle ki son yıllarda Kaz Dağları bölgesindeki köyler susuzluk çekmeye başladılar. Eskiden 5 – 10 metre kepçeyle kazı yapıldığında çıkan su, şimdi 50 metre sondajla çıkmıyordu. Gerçekten şaka gibiydi, Kaz Dağları ve susuzluk… Geçtiğimiz yıl Ayvacık belediyesi köylere tankerlerle su taşımak zorunda kalmıştı.

 

Fakat bu kez durum farklıydı. Bölgede sondajlara başlayan MTA, diğerleri gibi bir “özel şirket” değil, “devlet kurumuydu”. Yani bu kez karşılarında doğrudan doğruya “devlet” vardı. Nitekim daha ilk günden kolluk güçleri bölgeyi kordon altına almış, kimsenin MTA’nın sondaj çalışmaları yapacağı alana “yaklaşmasına” dahi izin verilmemişti. Basın açıklaması yapmak için bölgeye girenleri, uzun namlulu silahlar karşılamıştı.

 

Daha önceki maden çalışmalarında işleyen süreçler uranyum madenciliğinde işlemiyordu. Ne ÇED raporu, ne ruhsat, hiçbir şey yoktu ortada. Muhtarlara hiçbir şey söylenmemişti. Sondajlarda çalıştırılan işçiler bile bölge dışından getirilmişlerdi. MTA’nın neden oraya geldiğini ve ne yaptığını öğrenebilmek günler sürmüştü.

 

ON YILA BURADA KÖY(LÜ) KALMAYACAK ZATEN

 

Toplantıda muhtarlara radyasyona maruz kalanlarda 10 – 50 yıllık bir süreç içinde akciğer kanseri gelişebileceğini söylediğimizde, muhtarlardan biri söz alarak, “on yıla burada köy(lü) kalmayacak zaten” dedi.

 

Gerçekten de AKP hükumetinin yirmi yıldır kararlılıkla sürdürdüğü köyleri boşaltma ve sermayeye ucuz işgücü sağlama politikası sayesinde daha şimdiden köyler yarı yarıya boşalmıştı. Hatta birçok köy, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden “kaçarak” bölgeye yerleşen “İstanbollular” sayesinde varlığını sürdürebiliyordu.

 

Başka bir muhtar, köyündeki bütün köylülerin zaten her şeylerini çoktan satılığa çıkarttığını, satanın da hemen köyden ayrıldığını söyledi. Hani zaten “on yıl sonra biz buralarda yokuz”, uranyum madeni bizim sorunumuz değil demeye getiriyorlardı.

 

Bölgeye “dışarıdan” yerleşen bir mimar hanımefendi, bölgede radyasyon olduğunun duyulmasıyla birlikte önce emlak fiyatlarının düşeceğini, hatta insanların radyasyon bulaşmış olabileceği endişesiyle bölgede üretilen zeytini, peyniri dahi almak istemeyeceklerini söyledi.

 

YOKSA ÜMİT, HER YER LOŞ KARANLIKTIR

 

Muhtarları dinlerken kulağım çınlamaya başladı. Sanki bir yerlerde Livaleni’nin “Sürgün” şarkısı söyleniyordu. Muhtarların yüzündeki ve sesindeki ümitsizlik, şarkıdaki “yoksa ümit, her yer loş karanlıktır” dizesini anımsatıyordu.

 

Hepimiz kendimizi kendi yurdumuzda “sürgün” hissediyorduk. Birileri evimizin yanına geliyor, canımıza kast ediyor, bizler ellerimiz kollarımız bağlı, hiçbir şey yapamıyorduk. Muhtarlardan biri soruyordu: “hocam iyi diyon da, 10 tane jandarmaylan geldilermi ne yapcan orada”?   Muhtarlar kendilerini “her nefeste yalnız” hissediyorlardı.

 

Aklıma yıllar önce Tuzla tersanelerinde çalışan işçilere “İş Sağlığı ve Güvenliği” eğitimi vermek isteyenlere bir işçinin verdiği yanıt geldi: “Siz bizi değil, işvereni eğitin. Ben aptal değilim, iş güvenliği tedbirleri alınmadan o direğin tepesine çıkarsam düşüp öleceğimi biliyorum. Ama patron iş güvenliği tedbiri almıyor diye direğe tırmanmazsam işimden olup açlıktan öleceğim. Bizim önümüzde yaşam seçeneği yok, biz ölümlerden ölüm beğeniyoruz”.

 

Toplantıdan biraz moralsiz ayrıldık, fakat akşam yemeğinde İnci Gökmen hocamız moralimizi düzeltti. İnci hoca kendi yoğurdunu kendisinin yaptığını söyledi. “Koca tencere süte bir küçük kaşık maya koyuyorum, biraz bekliyorum, yoğurt oluyor” dedi. Biz de Küçükkuyu’da, Arıklı’da süte biraz maya çalmıştık. Yoğurt bir gün mutlaka tutacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder