Translate

6 Şubat 2023 Pazartesi

Solun 1970’li yıllarda işçi sağlığına yaklaşımı

 


1980’li yıllardan sonra liberal ideolojinin etkisi altına giren sol, bugün genelde sağlık ve özelde işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarında, 1970’lerde kıyasıya eleştirdiği sermaye güdümlü “teknik çözümleri” benimsiyor. Siyasi yelpazenin solunda yer aldıklarını, emekten yana olduklarını ifade eden siyasi partiler, emek örgütleri ve meslek kuruluşları, bugün işçi sağlığı alanında 1970’li yıllarda savundukları fikirlerin çok uzağına düştüler.

 

1970’li yıllarda sol, işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarının “siyasal” olduğunu ve teknik düzenlemelerle çözülemeyeceğini savunuyordu. Diğer bir deyişle 1970’li yıllarda sol, sağlığa ve işçi sağlığına “sınıfsal” bir yaklaşım benimsiyordu. 1980’li yıllardan sonra solun “sınıftan” ve dolayısıyla sorunlara “sınıfsal yaklaşımlardan” uzaklaşması, liberal ideoloji etkisinde “kimlik” siyasetine yönelmesi, bugünlere gelen yolların taşlarını döşedi.

   

 

BİRİNCİ ULUSAL İŞÇİ SAĞLIĞI KONGRESİ

 

1970’li yıllarda solun işçi sağlığına nasıl bir yaklaşım benimsediğini, 1978 yılında Türk Tabipleri Birliği tarafından düzenlenen “Birinci Ulusal İşçi Sağlığı Kongresi” metinlerinde ve 1979 yılında DİSK tarafından yayınlanan “Daha fazla kâr, daha fazla kan” başlıklı işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimi broşüründe apaçık görmek mümkündür.

 

1960’lı yıllarda Türkiye’de sınıf mücadelesinin ivme kazanmasıyla birlikte hekimler arasındaki ilerici unsurlar Türk Tabipleri Birliği’ni (TTB) yükselen sınıf mücadelesinde bir mevzi olarak görerek, bu örgütün yönetimine gelmek için çaba göstermeye başladılar. Büyük illerin Tabip Odaları’nda örgütlenen ilerici hekimler, kısa sürede TTB içinde çoğunluğu elde ettiler.

 

Sınıf mücadelesinin keskinleştiği 1970’li yılların sonlarına doğru TTB işçi sınıfının yanında yer alarak, bütün olanaklarıyla işçi sınıfının mücadelesine omuz vermeye başladı. TTB’nin bu alandaki en önemli etkinliği, 1978 yılında düzenlediği 1. Ulusal İşçi Sağlığı Kongresi oldu.

 

Kongre’nin açılışında DİSK adına konuşan DİSK Başkan vekili Rıza Güven, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin işçilerin “yaşam ve çalışma koşullarının tehlikelerden arındırılması” üzerine inşa edilmesi gerektiğini söylüyordu. Üretim süreçleri işçilerin ve üretim dışında kalan toplum kesimlerinin sağlığı gözetilerek örgütlenmeliydi.

 

Günümüzde solun işçi sağlığına bu “kapsamlı” bakıştan yoksun olduğunu, özellikle üretim etkinliklerinin “üretim dışında kalan” kesimler üzerindeki sağlık etkilerini “çevre hareketlerine” bıraktıklarını görüyoruz.

 

İşçi sağlığı ve iş güvenliğini “gerçek anlamda bir siyasal sorun, düzen sorunu” olarak gören Rıza Güven, sorunun “en genel anlamıyla üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkinin ortadan kalkacağı sosyalist bir düzende” çözümleneceğini söylüyordu.

 

Günümüzde sol bu “retoriği” koruyor görünse de, işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarında “teknik” çözümlere vurgu yaparak, meselenin siyasal boyutuna yeterince dikkat çekmiyor. Bu durum solun işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki “taleplerinde” gözlenebilir.

 

Kongreye katılarak bildiriler sunan Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Emekçi Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi ve İlerici Gençler Derneği veya İlerici Kadınlar Derneği gibi “yasal” örgütler aracılığıyla temsil edilen yasadışı Türkiye Komünist Partisi, işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesinin, “sınıf mücadelesinin” önemli bir bileşeni olduğunu ifade ediyorlardı.

 

DAHA FAZLA KÂR, DAHA FAZLA KAN

 

DİSK Eğitim Dairesi tarafından hazırlanan ve işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimlerinde kullanılmak amacıyla yayınlanan “Daha fazla kâr, daha fazla kan” broşürü, Türkiye’de sendikaların işçi sağlığına “sınıfsal” yaklaşımının ilk örneklerindendir.

 

Broşürün adı dahi sorunun “sınıfsal” boyutuna apaçık atıf yapmaktadır. DİSK broşürde, iş kazaları ve meslek hastalıklarını önlemeye yönelik alınacak tedbirler (harcamalar) ile sermayenin (işverenin) kar dürtüsünün çelişki içinde olduğunu ifade etmektedir. Gerçekten de işçi sağlığı sorununun özünü bu “uzlaşmaz” çelişki oluşturmaktadır.

 

DİSK “Daha fazla kâr, daha fazla kan” broşüründe işçi sağlığına sınıfsal yaklaşımını daha ilk sayfalarında iş kazaları ve meslek hastalıklarını bir “iç savaş” olarak tanımlayarak perçinler. Bu iç savaşın tarafları vardır: işverenler ve işçiler. O halde sendikalar işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında işverenlerle “birlikte” değil, işverenlere “karşı” faaliyet gösterebilirler.

 

Yine DİSK broşürde emekçi ölümlerini iş kazaları adı altında gizlenen “iş cinayetleri” olarak tanımlamakta, “iş kazaları ve meslek hastalıkları kader değildir, alınyazısı değildir… sömürü ve baskı düzeninin sonuçlarıdır” demektedir.


DİSK işçi sağlığı ve iş güvenliği sorununun üretim güçlerinin gelişiminden, üretim ilişkilerinden, özellikle üretim araçlarının özel mülkiyetinden, kısacası üretim biçimlerinden ayrı ele alınamayacağını, dolayısıyla “salt doktorları ilgilendiren, salt teknik önlemlerle çözülebilecek bir sorun” olmadığını, “siyasal iktidar sorunu” olduğunu vurgulamaktadır.

 

Broşürde yer alan şu paragraf, 1979 Türkiye’sinde DİSK yönetiminin işçi sağlığına ne kadar bilinçli veya sınıf bilinciyle yaklaştığının en somut göstergesidir:

 

“İşçi sağlığı ve iş güvenliği sorunu genel olarak tüm sağlık sorunları ile, üretim teknolojileri ile, geri kalmış bir ülkeye ithal edilen teknolojinin o ülke işçilerine ve çevreye uygunluğu sorunu ile, üretilen malların sağlığa aykırı olup olmaması ile, işçinin ve ailesinin yaşama koşulları ile (beslenme, giyinme, barınma, ısınma, dinlenme, eğitim, kültürel gereksinmeler), çevre kirlenmesi, hukuk sorunları, gelir bölüşümü, işsizlik, sosyal güvenlik, kadın ve genç işçilerin sorunları ile iç içe ele alınması gereken çok yönlü bir sorundur”.

 

DİSK’in hastalıkların “etiyolojisine” (nedenlerine) yaklaşımı da, Friedrich Engels tarafından 1845 yılında yayınlanan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabında tanımlanan ve Rudolf Virchow’un 1848 yılında Yukarı Silezya Tifüs Salgını Raporu’nda geliştirdiği toplumcu tıp yaklaşımına uyar:

 

“Kapitalist sınıfın kâr dürtüsü ile giriştiği sömürüyü arttırıcı yöntemler iş kazalarını ve meslek hastalıklarını artıran, işçilerin sağlığını bozan etkenlerin başında gelir”.

 

Tıpta “teşhis tedavinin yarısıdır” diye bir deyiş vardır. DİSK’in işçilerin sağlık sorunlarının altında yatan asıl nedeni bu şekilde doğru tanımlaması (teşhis etmesi), bu sorunların çözümü için doğru politikalar benimsemesini kolaylaştırmıştır. 

 

Nitekim Broşürün “Temel amaç sorunun sonuçlarını değil, nedenlerini ortadan kaldırmaktır” başlıklı 9. Bölüm’ünde DİSK, işçi sağlığı sorunlarının çözümünün “sosyalist” bir düzen olduğu açıkça ifade edilmektedir. Yine DİSK Broşürün sonunda “işçi sağlığı mücadelesi, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizin bir parçasıdır” demektedir.

 

1978 – 1980 döneminde, iki yıl içinde DİSK’e bağlı sendikalar ile işverenler arasında imzalanan imzalanan 200’den fazla toplu iş sözleşmesinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili maddeler yer almıştır. DİSK bu dönemde “yalnız” işçi sağlığı sorunları üzerinden “greve gitmenin” meşru olduğunu savunmuştur.

 

İŞÇİ SAĞLIĞINA YANLIŞ YAKLAŞIMLAR

 

DİSK “Daha fazla kâr, daha fazla kan” broşüründe Türkiye’de işçi sağlığı ve iş güvenliği sorununa yaklaşımda iki “yanlış” eğilime dikkat çekiyor:

 

“İşçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin birinci yanlış eğilim, sorunu genellikle iş kazaları ile sınırlamaktır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği sorununa ilişkin ikinci yanlış eğilim bu sorunu yalnızca işyerleri sınırları içinde, yalnızca çalışma koşulları açısından ele almaktır”.


Son yıllarda Türkiye’de solun “meslek hastalıkları” konusunda 1970’lere göre daha bilinçli olduğunu söyleyebiliriz (kuşkusuz hala çok yetersiz), fakat günümüzde de sol literatürde işçi sağlığı sorunları arasında iş kazaları öne çıkartılıyor. Oysa iş kazalarında yaşamını yitiren işçilerden çok daha fazlası “sessizce” meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını kaybediyor.

 

İşçi sağlığı ve iş güvenliği sorunları içinde iş kazaları sadece buzdağının su üzerinde kalan kısmını ifade ediyor. Asıl sorun buzdağının su altında kalan kısmı, yani meslek hastalıklarıdır. Her yıl meslek hastalıkları nedeniyle iş kazalarında yaşamını yitiren işçilerden çok daha fazlası yaşamını yitiriyor veya iş göremez hale geliyor. Ancak solun buzdağının görünmeyen kısmını görünür hale getirmek için yeterli çaba gösterdiği söylenemez. Sol mücadelesini daha çok iş kazaları üzerinden sürdürüyor.

 

Diğer yandan işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunu sol literatürde daha çok “yalnızca” çalışma koşulları açısından ele alınmaya devam ediliyor.  Oysa örneğin “çevre” sorunlarının işçi sağlığından ayrı ele alınabilmesi olanaksızdır. İşçinin içinde yaşadığı çevrenin işçinin sağlığı üzerine dolaysız etkileri vardır ve işçi bu etkilere “işçi” olduğu için toplumun diğer kesimlerinden orantısız biçimde daha fazla maruz kalmaktadır.

 

İşçiler işverenlerin üretimde kullandığı sağlığa zararlı maddelere yalnızca üretim süreçlerinde değil, aynı zamanda yaşadıkları bu maddelerle kirletilmiş çevrede ve tüketici olarak da maruz kalıyorlar. Bugün “çevre sorunu” olarak görülen sorunların hemen tamamı aslında işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunudur ve ancak işçi sınıfının bilinçli ve kararlı mücadelesiyle çözülebilir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder