Translate

20 Şubat 2023 Pazartesi

Kurtuluş yok tek başına

 


Yine bir felaket, yine bildik ekran profesörleri, yine yetkililerin hiçbir kusurları olmadığına ilişkin açıklamaları, yine acılı ağıtlar eşliğinde yürek yakan görüntüler ve yine gözyaşı.

 

Psikolojide bir olayı daha önceden yaşamışlık duygusunu ifade eden “déjà vu” diye bir kavram vardır. İki haftadır ekranları izlerken şimdiye dek kaç defa bu duyguyu yaşadık diye düşünmeden edemiyor insan. Şahsen ben sayısını hatırlayamıyorum.

 

Öyle ki, emin olun kanallardan biri yanlışlıkla “6 Şubat” yerine “17 Ağustos” depreminin enkaz görüntülerini veya depremden sonra uzmanların ve siyasetçilerin yaptıkları konuşmaları yayınlasaydı, hiçbirimiz fark etmezdik.

 

Bireyci dünya görüşü üzerine inşa edilmiş toplum, felaketlere “birey prizmasından” bakıyor, olayları ve olguları birey düzeyinde kavramaya çalışıyor. Hırsız müteahhit demirden çalmasa, rüşvetçi kamu görevlileri hırsızlara göz yummasa, herkes işini düzgün yapsa başımıza bu felaketlerin gelmeyeceğini düşünüyor, “bağlamı” göremiyoruz.

 

Yine ufkumuz birey düzeyinde olduğundan, evimiz güvenli olursa güvende olacağımızı zannediyoruz. Oysa Turist Rehberleri Birliği (TUREB) eğitimi için Adıyaman’a gelen rehberler yaşamlarını bir otel enkazında yitirdiler. Fakat bireycilik gözlerimizi öyle kör ediyor ki, bu olaya tanık olmamıza rağmen deprem denince aklımıza yalnızca “evimizin kolonları” geliyor.

 

Daha birkaç ay önce eşimle birlikte bir güneydoğu gezisi yapmış, Hatay, Antep ve Urfa’yı ziyaret etmiştik. Gaziantep ve Urfa’yı bilmiyorum fakat Hatay’da kaldığımız ve gezdiğimiz hemen her yer şimdi enkaz halinde. Yani muhtemelen gezimizi birkaç ay sonra yapmış olsaydık, bugün enkaz altında olacaktık.

 

O halde felaketlerden korunabilmeniz için evinizin, işyerinizin, hatta çocuğunuzun okulunun sağlam olması yetmiyor, “her yer” sağlam olmalı. Depreme yer kazanmak için kolonları kesilmiş bir alış – veriş merkezinde veya ziyarete gittiğiniz üzerine üç kaçak kat çıkılmış bir apartmanda oturan bir dostunuzun evinde yakalanmayacağınızın garantisi var mı?

 

İşte ekranlarda daha yeni yapılmış tünellerin, karayollarının halini gördünüz. Emin olun depreme o tünellerden birinin içinde veya o yollarda giderken yakalanmadıysanız, bu sadece şans. Bir dahakine yakalanmayacağınızı kimse garanti edemez.

 

Fakat bu gerçeği görebilmek ve sadece benim evim değil “her yer” sağlam ve güvenli olmalı diyebilmek için, dünyaya “toplum prizmasından” bakabilmek, “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya da hiç birimiz” diyebilmek gerekiyor.

 

Dünyaya “her koyun kendi bacağından” diye bakan birinin bir felaketten kurtulsa diğerine yakalanacağı, kendisi yakalanmasa sevdiklerinden birinin yakalanacağı kesin gibidir. Nitekim öyle olmuyor mu? Her felakette birkaç tanıdığımızı, yakınımızı yitirmiyor muyuz?

 

Eğer çaresizlik içinde sıranın bize ve sevdiklerimize gelmesini beklemek istemiyorsak, hırsız müteahhidin demirden çaldığı, rüşvetçi kamu görevlisinin hırsıza göz yumduğu, kimsenin işini düzgün yapmadığı “bağlamı” görmek ve anlamak zorundayız.

 

İstanbul Tıp Fakültesi hocalarından Zeki Kılıçaslan tweetinde “İmar/inşaat rantı ülkemizde siyasetin (siyasetçinin) ana finans kaynağıdır! Deprem öldürmez rantçı siyaset öldürür!” veya “Yap yıkılsın, yeniden yap yeniden yıkılsın,  bu arada 250 sektör büyüsün. İşte ekonomik mucize…” derken deprem felaketinin “bağlamına” vurgu yapıyor.

 

ODTÜ Ekonomi’den Cem Somel hocamız tweetinde “Deprem dışı yerleşimlerde kiraların fırlaması, depremzedeler arsalarını satışa çıkardıkça bölgede arazi mülkiyetinin temerküz etmesi, depremzedeler iş aramağa girişince bütün ülkede işçi ücretlerinin dibi vurması piyasa ekonomisinin kaçınılmaz sonucu olacak” derken depremin “bağlamını” tanımlıyor.

 

Bağlam “piyasa ekonomisidir”.

 

1999 depremi dahil birçok olağanüstü durumda görev almış deneyimli bir arkadaşımız olan ve dün deprem bölgesinden gelen Çanakkale Tabip Odası eski başkanı Dr. Eftal Yıldırım “şimdiye kadar böyle kaos, beceriksizlik görmedim” derken, bu “bağlamın” başka bir yönüne işaret ediyor.

 

Kamusal olan her şeyin özelleştirildiği ve piyasalaştırıldığı bir düzende felaketler, ülkenin (toplumun) ekonomik, sosyal ve siyasal kusurlarına ayna tutuyor, bu kusurları görünür hale getiriyor. Örneğin Sağlık Ocakları’nın özelleştirilip, Aile Hekimliği sistemine geçilmesinin sonuçları, felaketlerde sağlık hizmetine erişilemediğinde anlaşılıyor. Küba’dan gelen doktorların Maraş’ta yaptıklarını görünce Sağlık Ocaklarını kapatarak neyi yitirdiğimizi anlıyoruz.

 

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca bugün deprem bölgesinde “suçiçeği vakası saptandı, akut bağırsak enfeksiyonlarında artış var” demiş. Oysa biz dahil birçok halk sağlıkçı dostumuz Sağlık Bakanlığı hemen tedbir almazsa deprem bölgesinde salgın hastalık patlayabileceğini iki hafta önce, depremin ilk günü söylemiştik. Fakat “piyasa düzeninde” hastalıkları önleyebilmek neredeyse olanaksız, uyarmak fayda etmiyor.

 

Sonuç olarak yaşanan ve yaşanacak felaketlerin panzehiri “planlı ekonomi” ve “kamucu düzen”dir. Ancak planlı bir ekonomide bütün yurttaşlar felaketlere karşı korunabilir ve ancak kamucu bir düzende güven içinde yaşayabilirler.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder