Translate

26 Ocak 2026 Pazartesi

Bilimin içine düştüğü sefalet artık gizlenemiyor

Şöyle bir düşünün, son yıllarda okuduğunuz gazetelerde, izlediğiniz haber programlarında akademide yeni bir “skandal” haberine tanık olmadığınız tek gün oldu mu? Kaldı ki sizin tanık olduklarınız muhtemelen “buzdağının tepesidir”, her gün o kadar çok skandal yaşanıyor ki, medya bunların çok küçük bir bölümünü kamuoyuna yansıtabiliyor. Üniversitelerde “adrese teslim” kadro ilanları, dekan ve rektörlerin eşlerine koltuk tahsis etmeleri, ihale yolsuzlukları, sahte akademisyenler filan artık “haber değeri” taşımıyor.

Kuşkusuz üniversitelerin ve bilim insanlarının bu hale düşmeleri “sürpriz değil”. Aksine “dürüst” bilim insanları bu günlerin geleceğini yıllar önce yazmışlardı. Öyle ki Richard Levins ve Richard Lewontin tarafından kaleme alınan “Diyalektik Biyolog” başlıklı kitabı okursanız, bugün yaşadığımız her şeyi 40 yıl önceden öngörmüş olduklarını görürsünüz.

Yazarlar, bilimin 20. yüzyılın ortalarında büyük ölçekte metalaştığını ve ticarileştiğini söyleyerek, bilimsel araştırmanın artık bir iş yatırımı haline geldiğini belirtiyorlardı. Araştırma yatırımının en uç noktasının, tek ürünü “bilimsel rapor” olan bilimsel danışmanlık firması olduğunu, raporun, bir çevresel etki değerlendirmesi ise, müşteriyi memnun etmek, ilgili düzenleyici otoriteyi şirketin yasalara uyduğuna ve faaliyetlerinin zararlı olmadığına ikna etmek ve bunu minimum maliyetle yapmak anlamına geldiğini söylüyorlardı.

Danışmanlık şirketinde istihdam edilen bilim insanlarının, sadece çevresel kararın olumlu olmasını sağlamak, ortaya çıkması muhtemel sorunları belgelemek ve “sorun aramamak için yeterli” araştırma yaptıklarını anlatıyorlardı. Bugün maalesef her yerde bu şekilde hazırlanmış “bilimsel” raporlara tanık olmuyor muyuz?

Levins ve Lewontin, “bilimsel rapor bir meta haline geldiğinde … başkalarının çalışmalarının sahiplenilmesi ve başarı öyküleri yayınlamak veya rakipleri geride bırakmak için sonuçların tahrif edilmesi[ni] giderek büyüyen bir sorun” olarak görüyorlar ve “bilimsel sahtekarlıkların artık rasyonel bir ekonomik temeli [olduğunu] ve bu nedenle artması beklenebil[eceğini]” öngörüyorlardı. Maalesef bu öngörülerinde de çok haklı çıktılar.

Bilim insanları çeşitli kaygılarla motive olsalar da, bilimsel faaliyetleri giderek artan bir şekilde devlet kurumlarından, özel vakıflardan veya şirketlerden fon elde etmeye bağlıdır. Bilim insanlarının bilimsel çalışma yapabilmeleri için “araştırma hibesi” almaları neredeyse bir “zorunluluk” haline gelmiştir. Bu durum “hibe ile araştırma” arasındaki ilişkiyi değiştirmiştir. Başlangıçta hibe, bilim insanları için araştırmanın bir “aracı” iken, bugün araştırma “hibeye ulaşmanın” bir aracı haline gelmiştir.

Benzer şekilde bilimsel dergileri düşünün. Başlangıçta bilimsel dergiler, bilimsel dernekler tarafından, bilim insanlarının çalışmalarını paylaşmaları için “toplumsal fayda amacıyla” yayınlanıyordu. Oysa bugün bilimsel dergileri ve kitapları kapitalist yayıncılık şirketleri “kâr amacıyla” yayınlıyor.

Levins ve Lewontin, “Şu anda yayınlananlar, yayıncının ve editörün dergiyi doldurma ihtiyacına ve yazarın kadro değerlendirmesi, iş arama veya maaş artışı için zamanında yayınlanma ihtiyacına bağlıdır” diyor ve ekliyorlar: “Bu yayın gerekli mi? sorusu nadiren ortaya çıkar. Bu nedenle, çokça alıntılanan bilgi patlamasının önemli bir kısmı aslında bir gürültü patlamasıdır”.

Yazarlar üniversitelerde biliminin ticarileştirilmesinin, üniversitelerin mali ihtiyaçlarından kaynaklandığını, üniversitelerin bilim insanlarını dört açıdan bir “yatırım” olarak gördüklerini belirtiyorlar:


1. Devlet kurumlarından ve şirketlerden araştırma hibeleri almak için,

2. Bilimsel raporları halkla ilişkilere ve prestiji bağışlara dönüştürmek için,

3. Üniversitenin “itibarını” yükseltmek için,

4. Üniversite öğretim üyeleri tarafından yapılan buluşların patentlerinden pay almak için.


Bu süreçlerde çoğu bilim insanının emeklerinin ürünlerine yabancılaştığını savunan Levins ve Lewontin, bunu “bilimin ticarileştirilmesine” bağlıyorlar. Bilimin ticarileşmesinin, çoğu zaman bilimin amaçlarıyla çelişen sonuçlar ürettiğini söylüyorlar. Modern dünyada açlığın devam etmesinin, insanları beslemek için gösterilen çabaları engelleyen çözümsüz bir sorunun sonucu olmadığını, aksine, kapitalist dünyada tarımın doğrudan kârla ilgili olduğunu ve insanları beslemenin yalnızca ikincil bir amaç olarak kaldığını ifade ediyorlar. Benzer şekilde, sağlık hizmetlerinin organizasyonunun da doğrudan ekonomik bir girişim olduğunu ve insanların sağlık ihtiyaçlarından yalnızca ikincil olarak etkilendiğini söylüyorlar.

Şüphesiz bunların hiçbiri “bilimin doğasında” olan şeyler değil. Üniversiteler ve bilim insanları böyle olmak zorunda değiller. Bilimin bugünkü hali, olması gereken hal değil. Bunların hepsi bilimin kapitalizm koşullarında üretilmesinin sonuçları. Bilim ne bugün olduğu gibi örgütlenmek, ne de bugün olduğu gibi işlemek zorunda. Bunların hepsi bilime kapitalizm tarafından dayatılıyor.

Bugünkü bilim, kapitalizmin bir ürünü olup, ekonomik temelini, kapitalistlerin üretimi dönüştürme, yeni ürünler yaratma, üretim yöntemlerini daha karlı hale getirme, tüm bunları aynı şeyi yapan diğer kapitalistlerden önce yapma ve yeni bölgelere yayılma gereksiniminden alıyor. Bugünkü bilimin, ideolojik temeli de, bu gereksinimlerle ve burjuva devriminin siyasi felsefesiyle (bireycilik, fikirler pazarına – ifade özgürlüğüne inanç, uluslararasıcılık, milliyetçilik ve bilginin temeli olarak otoritenin reddi) uyumludur.

Günümüzde kontrol bilim insanlarının elinden alınıp, yöneticilere verilince, araştırmacılar, hatta bilim yöneticileri, artık öncelikle meslektaşlarına değil, hiyerarşide yukarıya, kaynakların denetleyicilerine karşı sorumlu hale gelmişlerdir. Elbette bilim örgütlenmesi böyle olmak zorunda değil. Kâr amacı ile değil, sosyal fayda için örgütlenmiş bir bilimin nasıl olacağını, ancak bilimin sermayenin değil, toplumun gereksinimlerine göre örgütlendiği bir toplumda görebileceğiz.

SON BİRKAÇ GÜNDE MEDYAYA YANSIYAN SKANDALLAR

* Çaycı olduğu okula sahte diplomayla müdür oldu. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nde 15 yıldır görev yapan idari personel Serdal Güçtekin, kendisini sahte evrakla öğrenci olarak kaydedip, sistemde usülsüzlük yaptığı iddiasıyla tutuklandı. 

* Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi tarafından ilan edilen öğretim görevlisi kadrosunun, üniversitenin idari kadrosunda etkin bir süreçte olan Genel Sekreter için açıldığı iddia ediliyor.

* Pamukkale Üniversitesi Hastanesi müdürünün, klinikteki sorunlarla ilgili dilekçe veren hemşireye, sana tecavüz edilmediği sürece ses çıkartmayacaksın dediği öğrenildi. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder