Translate

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Kapitalist toplumda halk sağlığının sınırları




Bu hafta SALT Online Blog’da Fatma Genç imzasıyla “Sıhhat, Terakki, İaşe: Erken Cumhuriyet'te Sıtma ve Pirinç Tartışmaları” başlıklı bir makale yayınlandı. Toplumcu tıp açısından büyük önem taşıyan bu çalışmanın, sosyal bilimcilere örnek olmasını ve bu tür çalışmaların çoğalmasını umuyoruz.

Fatma Genç, TBMM’de görüşülen Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile Çeltik Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi içinde yer alan, çeltik ekim alanlarının yerleşim yerlerine uzaklığının yeniden belirlenmek istenmesinden yola çıkarak, meselenin toplumcu tıp açısından anlam ve önemini ortaya koyuyor.

AKP tarafından sunulan teklifle çeltik ekimi yapılacak tarlaların yerleşim bölgelerine mesafesi şehirlerde 3 kilometreden 500 metreye indirilmek isteniyor. Böylece çeltik ekilebilecek alanlar genişlerken, yerleşim yerlerine de yaklaşacak. Dolayısıyla bölgede yaşayanlar için sıtma hastalığına yakalanma riski artacak. Genç makalesinde “Üretimi arttırmak adına sağlık, mekan ve yaşam alanı sınırları ne kadar esnetilebilir?” sorusunu soruyor.


ÇELTİK DENİNCE AKLA SITMA GELİR

Sıtma antik çağlardan beri bildiğimiz ve mücadele ettiğimiz bir hastalık. Hipokrat sıtma belirtilerini günümüzden 2 bin 500 yıl önce Salgınlar Üzerine başlıklı kitabında tanımlamış. Hastalığın “çevre” ile ilişkisi daha antik çağlarda fark edilmiş ve hastalığa malaria (kötü hava) adı verilmiş.

Çeltik de antik çağlardan beri durgun, sığ sulak alanlarda üretilen bir bitkidir. Sıtma etkenini insana bulaştıran sivrisineklerin de durgun, sığ sularda üremeleri, çeltik üretilen alanlarda sıtmanın büyük salgınlar yapmasına yol açmıştır.

İnsanlar “çeltik ekimi ile sıtma” arasındaki ilişkiyi muhtemelen binlerce yıldır ampirik olarak fark etmişti, ancak ilişki bilimsel bağlamda 19. yüzyıl sonlarında kuruldu. Osmanlı’da çeltik ve sıtma ilişkisi, diğer ülkelerle paralel olarak, 20. yüzyıl başında kuruldu. 1910’da Meclis-i Mebusan’da Pirinç Ziraatı Kanunnamesi görüşmelerinde çeltik tarlalarının bataklık/su birikintisi yaratarak sıtmayı artırdığı açıkça belirtiliyordu. Bazı bölgelerde ekim kısıtlamaları veya yasaklar gündeme geldi. Bu, Osmanlı’da halk sağlığı ile tarım arasında kurulan erken modern bağlantılardan biriydi.

Ülkemizdeki çeltik üretiminin tarihini Osmanlı’dan alan Fatma Genç, Osmanlı açısından pirincin, mali değeri ve pazar talebi nedeniyle kârlı bir meta olduğunu, 1910 tarihli Pirinç Ziraatı Kanunnamesi’nin amacının çeltik üretiminin yarattığı hastalık riskini yönetmek olduğunu belirtiyor.

Genç’e göre Osmanlı’nın mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti için pirinç, “yalnızca sofraya gelen bir gıda değil, iaşe politikalarının, tarımsal kalkınmanın, kırsal modernleşmenin ve halk sağlığının kesiştiği stratejik bir üründür. Yerli üretimi artıracak, ithalatı azaltacak, verimli ovaları ekonomiye katacak bir kalkınma vaadi taşır. Fakat çeltiğin istediği durgun su, aynı zamanda sıtmayı taşıyan anofel sivrisineği için uygun bir üreme alanıdır. Böylece pirinç tarlası, erken Cumhuriyet’in en temel gerilimlerinden birinin sahnesine dönüşür: İaşe ve terakki adına üretimi artırmak mı, yoksa sıhhat adına üretimi sınırlamak mı?”

Cumhuriyet bu meseleye 1936 yılında kabul edilen Çeltik Ekimi Kanunu ile el atar. Kanunda halk sağlığı “pirinç üretimini durduracak mutlak bir sınırdan ziyade üretimin devamını mümkün kılan bir denetim alanı olarak düzenle[nir]”.

Yazar 1936’da Cumhuriyet yöneticilerinin karşı karşıya olduğu sorunu şöyle ortaya koyuyor:

1. Çeltik “beslenme” için çok önemli ve değerli bir ürün. Eğer içeride üretilemezse dışarıdan ithal edilmek zorunda. Dahası “kalkınma” için de çeltik üretimi çok önemli.

2. Çeltik ekimi yapılan yerlerde patlak veren sıtma salgınları, özellikle tarımda çok ihtiyaç duyulan işgücünü tehdit ediyor. Sıtma hastalığının yaygınlaşması önlenmek zorunda.

Yani öyle bir formül bulunmalı ki, hem çeltik üretimi sürebilsin, hem de büyük sıtma salgınları ortaya çıkmasın. Genç bu çelişkiyi “Asıl soru şudur: Kalkınma kimin bedeni üzerinden, kimin sağlığı pahasına gerçekleşir?” cümlesiyle ifade etmiş.

Ancak bu denklemde bir faktör daha var: Türkiye’de çeltik (diğer bütün mal ve hizmetler gibi) toplumun gereksinimlerini karşılamak için değil, kâr amacıyla üretiliyor. Çeltik tarlalarının “sahipleri” var. Çeltik üretiminden bu toprak sahipleri kâr elde ediyor. Çeltik tarlalarında çalışan işçiler ise sadece yevmiyelerini alıyorlar, yakalandıkları sıtma yanlarına kalıyor.

Genç bu faktörü de, “Bu hikayede pirinçten kazanç sağlayanlarla sıtmanın bedelini ödeyenler aynı toplumsal konumda değildir” ifadesiyle anlatıyor.


KAPİTALİST TOPLUMDA SAĞLIĞIN SINIRI SERMAYE BİRİKİMİNİN GEREKSİNİMLERİNDE SONA ERER

Genç, Türkiye Cumhuriyeti’nin sıtma politikasının “hastalığı ortadan kaldırma” hedefi ile “üretimi sürdürme zorunluluğu” arasında biçimlendiğini savunuyor. Devlet bir yandan bataklıkları kurutmayı, su birikintilerini denetlemeyi ve köylüleri sağlıklı kılmayı hedefliyor, diğer yandan çeltik üretimini iaşe güvenliği ve tarımsal kalkınma açısından vazgeçilmez görüyor. O halde hastalık riski, üretimi aksatmayacak biçimde yönetilecektir. Diğer bir deyişle halk sağlığının sınırı, üretimin aksamasına kadardır. Üretimi aksatmayan her türlü tedbir alınabilir, yeter ki üretim aksamasın.

Özetle üretim, insan sağlığı ve iyiliğinin önüne konuyor. Türkiye Cumhuriyeti hükumetleri asla çeltik ekimini yasaklamayı gündemlerine almıyorlar. Çeltik üretimi sürecek, fakat insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri azaltılmaya çalışılacak.

Hükumetin çeltik üretiminin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için getirdiği tedbirler arasında şunlar yer alıyor: çeltik ekimi yapılacak alanlar ile yerleşim yerleri arasındaki mesafe kuralları, kesik (aralıklı) sulama, işçilere baraka, cibinlik, kinin dağıtımı ve suyun belirli aralıklarla kesilmesi gibi önlemler.

Fakat bu tedbirler işçiler için “sağlık” (hatta bazen “yaşam”) anlamına gelirken, toprak sahipleri için “maliyet, gecikme ve kâr kaybı” anlamına geliyor. Genç bu durumu, “kanunun uygulanması yalnızca teknik değil, doğrudan sınıfsal bir pazarlık alanıdır” cümlesiyle ifade etmiş.

1940’larda Çeltik ekimi sermayeyi tarıma çeken, 21 fabrika açan ve istihdam yaratan bir sektör haline gelmiştir. Mesafe şartı ve kesik sulama tedbirleri sahada uygulan(a)mamakta, sıtma vakaları artmaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın “sıkı düzenleme” önerilerine, Ziraat Bakanlığı sınırlamaların sertleştirilmesi halinde “çeltik sahalarının daralacağı ve pirinç üretiminin düşeceği” gerekçesiyle karşı çıkar.

Büyük üreticiler suya, sermayeye, idareyle pazarlık gücüne ve siyasal bağlantılara sahiptir. Küçük köylüler ve tarım işçileri ise hem üretim sürecinin yükünü hem de hastalık riskini taşır... Devlet burada suyu, hastalığı, emeği ve kırsal mekanı aynı anda yönetmeye çalışır. Ve bu yönetim sınıfsal olarak tarafsız değildir”.


DEVLETİN ROLÜ

Çeltik üretimi özelinde meselenin üç “tarafı” olduğu görülüyor: çeltik üretiminden kâr sağlayan sermaye veya toprak sahibi, çeltik üretiminde çalışan işçi ve devlet.

Marx ve Engels Komünist Manifesto’da devleti liberal ideolojinin vaaz ettiği ve birçoklarının inanmak istediği gibi sermaye sınıfı ile emek sınıfı arasında tarafsız bir kurum değil, sermaye sınıfını çıkarlarını koruyan ve yöneten bir komite olarak tanımlarlar. Dolayısıyla kapitalist bir toplumda devletin, sermaye sınıfının çıkarlarına aykırı, sermaye birikimine ket vurabilecek bir düzenleme yapması, ancak yine sermaye sınıfının “genel” çıkarlarını korumak amacıyla ve istisnai durumlarda mümkündür.

Elbette işçi sınıfının bilinçli ve örgütlü olduğu coğrafyalarda sınıf mücadelesi, sermayeyi 2. Paylaşım Savaşı sonrası dönemde olduğu gibi büyük tavizler vermek zorunda bırakabilir, fakat bu tavizlerin sınırı da son tahlilde sermaye birikimidir. Sermaye birikimi durursa, kapitalizm çöker.

Bu durumu geçtiğimiz yıllarda pandemi döneminde de yaşadık. Halk sağlığı bilimi pandeminin yayılmasının önlenmesi için bireysel tedbirler yanında, “toplum” düzeyinde tedbirler öneriyordu. Virüsün dolaşımının önünün alınması için çalışmaları zorunlu olanlar dışında bütün insanların evlerine “kapanması” ve “herkese” hızla test yapılarak vakaların saptanması pandeminin kısa sürede sona ermesini sağlayacaktı.

Elbette “kapanma” demek “üretimin durması” demekti. Sermaye, pandeminin başından itibaren çok net tavır koyarak hükumetlere “her ne pahasına olursa olsun çarklar durmayacak” direktifi verdi ve hükumetler “birey” düzeyinde tedbirlerle yetinmek zorunda kaldılar. Halk sağlığı yine sermaye birikimi duvarına çarpmıştı. Sonuçta çok büyük çoğunluğu kapanma tedbirleriyle önlenebilecek olan “resmi rakamlarla” 7 milyondan fazla insan (Türkiye’de 100 binden fazla) yaşamını yitirdi. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir diyen sermaye, pandemiyi büyük yaralar almadan atlattı.

Çeltiğe dönersek, devletin çeltik üretimi konusunda alabildiği sağlık tedbirlerinin “sınırının” da, “sermaye birikiminin gereksinimleri” olduğunu görüyoruz. Fatma Genç’in de açıkça ifade ettiği gibi çeltik üretiminin “kendisi” asla sorgulanmıyor, “verili durum” kabul ediliyor. Sıtma hastalığı ile mücadelede “çeltik ekiminin yasaklanması” seçenekler arasında yok.

Kuşkusuz konu aynı zamanda tarım işçileri için bir işçi sağlığı sorunu. Birçok yazımızda kapitalist toplumlarda “gerçek anlamda” işçi sağlığı tedbirleri almanın olanaksız olduğunu, çünkü sermayenin

kâr talebiyle, emekçinin sağlık talebi arasında “uzlaşmaz çelişki” bulunduğunu, ikisinin bir arada var olamayacağını belirttik.

Yasa sıtmaya karşı sorunu kökten çözecek “mühendislik” tedbirleri yerine, ancak mühendislik tedbirleri alınırsa başarılı sonuçlar verebilecek “kişisel koruyucu” tedbirler (baraka, cibinlik, kinin vb) öneriyor. En azından “çevrede yaşayanlar” için mühendislik tedbiri olarak nitelenebilecek mesafe kuralı da (birçok yerde zaten uyulmuyor) AKP’nin yeni teklifiyle 3 km’den 500 metreye indirilmeye çalışılıyor.


İLERİDE KOMÜNİSTLER BU SORUNLARI NASIL AŞACAK?

Eğer ileride ülkemizde kapitalist düzen yıkılır ve yerine sosyalist bir düzen kurulursa, Türkiye’nin 1930’lu yıllarda karşılaştığı sorunlar “buharlaşmayacak”, hatta belki emperyalist abluka altında çok daha ağır bir şekilde karşımıza çıkacak. Nitekim başta Sovyetler Birliği olmak üzere bütün sosyalist ülkeler böyle deneyimler yaşadılar.

Sosyalist toplumda yatırımlar kuşkusuz kâr güdüsüyle değil, toplumun gereksinimlerini karşılamak için yapılacak. Bu süreçte sağlığa ne kadar öncelik verilecek? Örneğin bir yatırımdan sağlık gerekçesiyle vaz geçilebilecek mi, yoksa kapitalist toplumdaki gibi riskler asgarileştirilmeye mi çalışılacak?

Şüphesiz bu soruların yanıtı bu tür kararların kim(ler) tarafından ve nasıl (hangi mekanizmalarla) alınacağına bağlı. Sosyalizm bu süreçleri nasıl örgütleyecek?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder