Translate

23 Eylül 2020 Çarşamba

Emekçinin felaketi, patronların fırsatıdır


 

Ülkemiz zor günlerden geçiyor. Belki tarihimizin en zor günleri değil, belki geçmişte çok daha kötü günler de yaşandı, fakat yine de kabul edelim ki zor bir dönemden geçiyoruz.

 

Elbette bu sözlerimiz emekçiler, yani geçimlerini emek gücünü satarak sağlayanlar için geçerli. Yoksa patronlar, iş adamları, sermayedarlar, burjuvalar, kapitalistler veya her ne diyorsanız… yani emekçileri sömürenler için hayat her zaman güzel.

 

Peki, nasıl oluyor da, her durumda emekçi ağlarken, patron gülüyor? Nasıl oluyor da emekçinin felaketi, patrona fırsat oluyor?

 

Deprem olur, heyelan olur, sel olur, evler yıkılır, ocaklar söner…  günün sonunda bir bakarsınız ki yıkılan evler de, sönen ocaklar da emekçilerin evleri, emekçilerin ocakları.

 

Tam bir felaket. Fakat emekçiler için felaket olan patronlar için fırsat. Nasıl mı? Yıkılan evleri kim yapacak? Evlerin içini döşeyecek eşyaları kim satacak? Şimdi deprem olmasaydı, o kadar insan durduk yerde oturduğu evi yıktırıp yenisini yaptırır, eşyalarını çöpe atıp yenilerini alır mıydı?

 

Siz ekranlarda enkaz altında kurtarılmayı bekleyen depremzedelere bakarken, onlar internetten bölgenin imar durumuna bakıyorlar.

 

Salgında durum farklı mı?

 

İlk günlerde COVID 19’da durum farklı olur sanıldı. Sanıldı ki virüs yoksul – zengin ayırt etmez, emekçileri ne kadar etkiliyorsa, patronları da o kadar etkiler. Hiç de sanıldığı gibi olmadı. Virüsün zenginlere değil, yoksullara musallat olduğu haberini ilk veren ülke ABD oldu. Dünyanın en eşitsiz ülkesi olan ABD’de salgın özellikle yoksul siyahi nüfusu vurmuştu.

 

ABD’den sonra İngiltere, İtalya, Fransa, İspanya gibi ülkelerde de salgından en çok nüfusun dezavantajlı kesimlerinin etkilendiği ortaya çıktı. Ekranlarda bakımevlerindeki yaşlı emekçilerin yürek yakan görüntüleri akarken, patronlar kendilerini toplumdan tamamen izole etmişlerdi. Birçokları kimsenin, dolayısıyla yeni koronavirüsün ulaşamadığı adalara sığınmış, teleobjektiflere el sallıyorlardı.

 

Salgın aynı zamanda ekonomik bir yıkım da getirdi ve bu kez ekonomik yıkımın işçiler kadar işverenleri de etkileyeceği sanıldı. Tamam, işçiler işlerini yitiriyordu, fakat patron da işyerini yitirmiyor muydu? Üretim durunca patron da zarar etmeyecek miydi?

 

Fakat aradan birkaç ay geçmeden dünyanın hemen her yerinde devletlerin emekçilere açlıktan ölmeyecekleri kadar bir destek sağlarken, patronları ihya etme yarışına girdikleri görüldü. Bu durum ikinci çeyrek bilançolarına da yansıdı. Birçok şirket, işleri kötü gitmek şöyle dursun, salgın öncesindekinden daha yüksek kârlar açıklıyordu. Acaba salgın olmasa bu kadar kazanç sağlayabilecekler miydi?

 

Aynı yere bakıyoruz ama farklı şeyler görüyoruz

 

Nasıl doğal afetlerde emekçi enkaza baktığında sönen ocak görürken, patron dikeceği yeni apartman için temel görüyorsa, pandemi sürecinde de benzer dinamikler söz konusu.

 

Bunun en somut örneklerinden birini Çanakkale’de Dardanel fabrikasında gördük. İşçiler arasında COVID 19 vakaları artmaya başlayınca, patron işçinin hastalık ve ölüm gördüğü yerde müthiş bir fırsat gördü.

 

Toplanan Hıfzıssıhha Kurulu pandemiyi patron için bir fırsata çevirerek işçileri “kapalı devre” çalışma düzenine soktu ve Dardanel’in tarihinin en büyük kârını elde etmesini sağladı. Oysa salgın olmasa Hıfzıssıhha Kurulu böyle bir karar alamaz, raporlu işçileri fabrikaya zorla getirip çalıştıramazdı.

 

Bugünlerde sık konuşulan aşı meselesinde de durum farklı değil. İşçiler ve emekçiler aşı dendiğinde salgının sona erme umudunu görürken, patronlar 8 milyarlık bir “pazar” görüyor. 8 milyar, dile kolay. 8 milyar insan aşılanacak. Milyarlarca doz aşı üretilecek. Doz başına şu kadar kâr kalsa… keşke her yıl yeni bir pandemi çıksa…    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder