Bu makale, dünyanın ve Sovyetler Birliği'nin ilk Sağlık Bakanı N. A. Semaşko tarafından kaleme alınan ve Moskova'da 1947 yılında SSCB Tıp Bilimleri Akademisi Yayınevi tarafından yayınlanan Sovyet Sağlık Teşkilatının Organizasyon Teorisi Üzerine Denemeler: Sovyet Sağlığının Temel İlkeleri başlıklı kitaptan alınmış, açıklayıcı notlar tarafımızdan eklenmiştir.
Sovyet sağlık örgütlenmesinin en dikkat çekici sonucu, tıp çalışanlarının kendilerini yeniden şekillendirmesidir. Bir dizi yabancı edebi eser, kapitalist bir ülkedeki hekimin durumunu ve psikolojisini canlı ve doğru bir şekilde karakterize etmektedir.
Sinclair Lewis'in “Martin Arrowsmith” (1) adlı eserindeki KBB profesörü Gik, öğrencilerine gelecekte nasıl çalışması gerektiğini öğretiyordu. Gik, bademciklerin insan bedeninde, sadece uzman hekimlere pahalı arabalar temin etmek için var olduğuna katı bir şekilde inanıyordu. Hastasına bademciklerini bırakan her hekimi cahil, hastanın sağlığına ve hekimin konforuna saygısızlık eden biri olarak görüyordu.
Ona göre burun septumunun bir kısmının alınması, hastaya asla hiçbir zarar vermiyordu. Doktor Gik'in hastanın nazofarenksine yaptığı en titiz incelemenin, hastanın çok fazla sigara içtiğini belirtmekten başka hiçbir şey vermediği durumlarda bile, hastaya ameliyat sonrasında kalan kısmın yetip artacağı kanaatindeydi. Gik, “doğanın kendi haline bırakılması” kuramına şiddetle saldırıyordu.
“Affedersiniz, yeterli gelire sahip sıradan bir insan, iltifata değer verir! Eğer onu zaman zaman ameliyat etmiyorlarsa ve bu iş birazcık bile sancılı değilse, uzmanlar hakkında pek yüksek bir fikir sahibi olmamaktadır”.
Gik her yıl, KBB’nin çok üzerinde yükselerek bütün tıp bilimini eleştirel bir değerlendirmeye tabi tuttuğu ve insan soyunun minnettar şifacılarına hatırı sayılır bir onur ücreti kazanma yöntemini anlattığı klasik konuşmasını yapardı:
“Bilgilerin tıp alanında yüce değeri vardır, ancak onları satamadığınız sürece kendiliklerinden bir hiçtirler. Bunu yapabilmek için öncelikle dolar sahipleri üzerinde bir izlenim bırakmanız gerekir. Bu hasta ister eski olsun ister yeni — ona karşı her zaman usta bir satıcı olmalısınız. Ona, korkmuş ve heyecanlanmış ailesine de açıklayın, hastalığına ne kadar inatçı bir emek ve dikkat ayırdığınızı gösterin ve böylece ona, sunduğunuz ya da sunacağınız faydanın, talep etmeyi tasarladığınız onur ücretinden çok daha önemli olduğunu hissettirin. O zaman faturanızı aldığında onu yanlış anlamayacak ve protesto etmeyecektir”.
Bu romanda belirli bir abartı payı varsa da, anlatım kapitalist ülkelerdeki serbest meslek icra eden hekimlerin psikolojisini doğru bir şekilde yansıtmaktadır. Elbette, yabancı hekimler arasında da Sinclair Lewis'in gençlik öğretmeni gibi hekimlik görevlerini farklı anlayan insaniyetçi hekimler vardır. Ancak kural nedir, istisna nedir?
Bu durum, bu olguların üzerinde yetiştiği toprağa bağlıdır. Kapitalist toprak —insani fikirlerin yetişmesi için elverişsiz, taşlı bir topraktır. Kapitalist toplumda homo homini lupus est (insan, insanın kurdudur) ise (2), o zaman hangi insani duygulardan bahsedilebilir?
Bu durum hekimin davranışına da yansımaktadır. Vahşi faşist toplum, tıp dünyasından suçlular türetmiştir. En insani mesleğin temsilcileri adını kutsal bir şekilde taşıyan diplomalı katiller — faşist toplumun çürüme ürünleridir. Ancak unutmamak gerekir ki faşizm, ihtiyatlı davranıp i'lerin üzerine konulacak noktayı sadece kirli bir lekeyle kirletmiştir (3).
Fransa'da Gobineau ve Lapouge'un Fransa'daki faşist ırk teorilerinin habercileri oldukları unutulmamalıdır (4). “Irk teorisinin” vaizleri, İngiltere'de, ABD'de ve diğer birçok ülkede de vardı. Tıp alanındaki ırkçı öğretilerin günümüzde de sadece sinip kaldığı, fırsat buldukça dışarı fırladığı unutulmamalıdır.
“Demokratik” ABD'de, siyahilere karşı, “alt ırkın” taşıyıcılarıymış gibi alınan barbarca önlemleri hala “bilimsel olarak temellendiren”, “bilim insanı” hekimler bulunmaktadır. Dolayısıyla tıp alanındaki faşist ideolojinin teşhir edilmesi ve kökünün kazınması görevi daha az güncel değildir. Aynı şekilde bilimsel ve pratik faaliyetin diğer alanlarında da geçerlidir.
Açıkçası “tıbbi etik” denilen sorular da, bizde ve kapitalist ülkelerde taban tabana zıt şekillerde çözülmektedir.
Özünde tıbbi etik kavramı üç grup soruyu kapsar:
1) Hekimin hastaya karşı tutumu,
2) Hekimin kolektife (topluma) karşı tutumu ve
3) Hekimlerin birbirine karşı tutumu.
Hekimin hastaya karşı tutumu bizde, kapitalist ülkelerdeki durumla karşılaştırıldığında taban tabana zıt ahlaki temeller üzerine kurulmuştur. Orada özel tıp uygulaması, hekim ile hasta arasında kaçınılmaz olarak anormal ilişkiler yaratır: onur ücreti peşinde koşma, reklam yapma vb., hastanın cebinden para hortumlamak amacıyla tedaviyi uzatmak, sağlıklı insanlara “hasta” teşhisi koymak (özellikle zührevi hastalıklar teşhisinde vb.) gibi öfke uyandıran olaylardan bahsetmiyorum bile.
Topluma yönelik devlet ücretsiz yardım örgütlenmesinde böyle ilişkiler olmaz ve olamaz. Aksine, bizde hekimin kişisel, mesleki çıkışı — hastayı iyileştirmektir. Ve bunun için hekime bütün araç ve imkanlar sağlanır. İşte bu yüzden geçen savaşta cephede ve geride, neredeyse başka hiçbir ülkedeki hekimlerin ve genel olarak tıp çalışanlarının bu kadar çok sevgi ve fedakarlık göstermediği görülmüştür.
Hekimlik görevlerinin, topluma karşı görevinin, gerçekten insani bir şekilde anlaşılması ancak hekim ile hasta arasında çıkarcı kaygıların bulunmadığı durumlarda mümkündür. Hekimin kolektife karşı tutumunda da aynı fark görülür.
Neden kapitalist ülkelerde zührevi (5) hastalıkların “kesin” bir kaydı yoktur (hiçbirinde yoktur)? Çünkü hekimler, Sağlık İdarelerinin sıkı emirlerine rağmen bu hastalıkları gizlemektedirler. Ve bunu neden yaparlar? Çünkü “sırrın saklı kalması” karşılığında hastadan yüksek bir onur ücreti alırlar.
Zührevi hastalıklar hekimliği — kapitalist ülkelerdeki tüm hekimlik uzmanlıkları içinde hekimler için en karlı olanıdır. Orada en iğrenç olayların bu alanda en çok yeşermesinin nedeni de tam olarak budur. Serbest meslek icra eden hekim hastayı bilir, toplumu değil. Hecuba ona ne, o Hecuba'ya ne? (6). O kendi işini bilir, hastaları tedavi eder, onur ücreti alır ve bilinci bununla sınırlanır. Serbest çalışan hekimler korporasyonunun (7), devlet hastalık sigortasının getirilmesinin baş düşmanı olduğu bilinmektedir.
Durumumuz ise taban tabana zıttır. Hekim — Sovyet devletinin bir memuru, halkın hizmetkarıdır. Bu hizmet için devlet tarafından, hem maddi hem de manevi olarak, hastayı iyileştirme imkanıyla donatılmıştır. Modern tıp bilimi bunu sağlayacaktır. Deneyimli yoldaşların danışmanlık hizmetleri, hastanın araştırma ve tedavi için doğru nitelikli sağlık kurumuna yerleştirilmesi imkanı vb. onun hizmetindedir.
Dahası, Sovyet devletindeki hekim sadece tedavi eden hekim değil, aynı zamanda bir sağlık örgütleyicisidir. Artık par excellence (mükemmel anlamda) sağlık örgütleyicileri derken, sağlık hekimlerinden (8), epidemiyologlardan, ana ve çocuk sağlığını koruma çalışanlarından vb. bahsetmiyoruz. SSCB'deki sıradan tedavi hekimi de, kendi alanında bir sağlık örgütleyicisidir.
Hastane hekimi, hastanedeki işlerin daha iyi örgütlenmesiyle doğal olarak ilgilenir — çünkü bu onun doğrudan çıkarınadır! Çünkü o, ticari çıkarların ücretli bir sağlık kurumunun faaliyetlerinin leitmotifi (9) olduğu kapitalist ülkelerde olduğu gibi orada bir “gastroturist” (10) değil, bu hastanenin daimi bir çalışanı, bir devlet memurudur.
Her vicdanlı Sovyet hekimi ülkemizde sağlık koruma düzeninin iyileştirilmesine kendi çabalarını katmaktadır. Sovyet sağlık koruması, milyonlarca Sovyet tıp çalışanı ve Sovyet kamusallığının elleriyle kurulduğu için bu kadar güçlenmiş ve büyümüştür.
Sovyet hekimi — bir devlet memurudur — kolektifin, toplumun çıkarlarını, bireyin çıkarlarının önünde görür. Burjuva hekimlerin ve hukukçuların yıllar boyunca üzerinde kafa patlattığı, kağıt tükettiği “doktorluk sırrının saklanması” adı verilen sorunlar, Sovyet hekimi için basitçe çözülmüştür: kolektifin çıkarları bireyin çıkarlarından üstündür.
Hekim, hastası tarafından kendisine emanet edilen sırrı saklamakla yükümlüdür, aksi takdirde hastayla olan ahlaki bağ, hastanın hekime olan güveni zedelenir. Ancak sırrın saklanması çevredekilerin, kolektifin çıkarlarını tehdit ediyorsa, hekim kendini sırla bağlamamalıdır. Eğer hekim, çevresindekileri tehdit eden bulaşıcı bir hastalık tespit ederse, yasalarımıza göre bunu derhal üst makama bildirmek ve gerekli durumlarda hastayı izole etmek zorundadır.
Bununla birlikte, tıbbi sırrın saklanması meselesi SSCB'de, kapitalist ülkelerde sahip olduğu o keskinliği yitirmektedir: nüfusun bilincinin ve kültürel düzeyinin artmasıyla birlikte hastaların kendilerinde de başkalarına zarar verecek “sır saklama” arzusu azalmaktadır. SSCB'deki bulaşıcı hastalık hastaları, “sır” yüzünden çevredeki kişilerin ve akrabaların sağlığı tehlikeye girdiğinden, hastalığın gizli tutulmasını kendileri istememektedirler. Enfeksiyonun yayılmasını önlemek için kendilerinin sağlık kurumlarına gönderilmesini bizzat talep etmektedirler.
Sovyet hekimi — bir kamu çalışanıdır. Bunu ona sadece tıp eğitimi sistemimiz değil, bizzat çalışmanın kendisi olanaklı kılmaktadır. Sıradan Sovyet hekimi, herhangi bir kapitalist ülkenin hekiminden, tıbbi ilişkiler ve siyasi bilinç açısından birkaç boy öndedir.
Ve nihayet, hekimlerin kendi arasındaki ilişkiler. Özel tıp uygulaması koşullarında bu ilişkileri en iyi şu Latince atasözü tanımlar: homo homini lupus est, medicus medico lupissimus (11). Müşteri kapma savaşı, birbirinin kuyusunu kazma, kendi kendine reklam yapma — özel tıp uygulaması sisteminin kaçınılmaz sonucudur. Bizde bunların hiçbiri yoktur ve olamaz, çünkü bizde özel tıp uygulaması yasaklanmamış olsa da (12), tıbbi yardımın genel sisteminde neredeyse hiçbir rol oynamamaktadır.
AÇIKLAYICI NOTLAR
1. Roman, bilime tutkuyla bağlı dürüst bir tıp araştırmacısının, idealleri ile ticaret odaklı tıp dünyasının yozlaşmış yapısı arasındaki çatışmasını konu alır. Küçük bir kasabada başlayan hikayede Martin, tıp fakültesindeki hocası Profesör Max Gottlieb'den ilham alarak kendisini ticari kaygılardan uzak, "saf bilime" ve araştırmaya adar. Meslek hayatı boyunca açgözlülük, cehalet, popülist sağlık politikaları ve ilaç sektörünün baskılarına karşı bağımsızlığını korumaya çalışır. Sinclair Lewis, eseriyle 1926 yılında Pulitzer Ödülü'ne layık görülmüş ancak ödülü reddetmiştir.
2. MÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Romalı komedi yazarı Plautus’un “Asinaria” adlı oyununda geçen bu deyiş, 17. yüzyılda İngiliz filozof Thomas Hobbes tarafından “Leviathan” ve “De Cive” adlı eserlerinde sıklıkla kullanılarak felsefi bir boyuta taşınmıştır.
3. “i’lerin üzerine konulacak nokta” ifadesi, bir işi kusursuz bir şekilde tamamlamak, her şeyi yerli yerine oturtmak ve son noktayı koyarak mükemmelliğe ulaşmak anlamındaki bir Fransız deyiminden (“mettre les points sur les i”) gelir. Orta Çağ'da elle yazılan metinlerde küçük "i" harfinin üzerinde nokta yoktu. Bu yüzden "i" harfi, yan yana geldiklerinde "u", "n" veya "m" harfleriyle kolayca karışabiliyordu. Yazıcılar, karışıklığı önlemek ve metnin tam olarak doğru okunmasını sağlamak için "i" harflerinin üzerine küçük bir çizgi veya nokta koymaya başladılar. Zamanla bu titizlik, mecazi anlamda "işi kusursuz yapmak" veya "her şeyi açıkça belirtmek" anlamına gelen bir deyime dönüştü.
Faşizm toplumları aşırı disiplinli, tek tip, milimetrik ve sözde “kusursuz” bir düzene sokmak ister. Cümle, faşizmin bu aşırı takıntılı düzen arayışını (i'nin noktasını bile koyma çabasını) aslında sadece kirli bir leke bırakarak başarabildiğini vurgular. Yani faşizm düzen değil, estetik ve ahlaki bir kirlilik üretir.
4. Arthur de Gobineau ve Georges Vacher de Lapouge, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında geliştirdikleri ırkçı ve aryancı teorilerle, sonradan Avrupa'da ortaya çıkan ırkçı ideolojilere ve faşist düşüncelere zemin hazırlamış Fransız düşünürlerdir. Arthur de Gobineau, 1853 yılında yayımladığı İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme adlı eserinde insan ırklarını hiyerarşik olarak sınıflandırmıştır.
Georges Vacher de Lapouge, evrim teorisini ve sosyal Darwinizmi antropoloji ile birleştirerek bilimsel görünümlü bir ırkçılık savunmuştur. Düşünceleri, 20. yüzyıldaki öjenik (soy ıslahı) politikalarına ve radikal milliyetçi hareketlere teorik altyapı sağlamıştır.
5. Zührevi hastalıklar: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar. Frengi (sifiliz), Bel soğukluğu (gonore), HPV (İnsan Papilloma Virüsü / Genital siğil), HIV / AIDS, Herpes (Genital uçuk) en çok bilinen zührevi hastalıklardandır. Bu hastalıkların yasalar ile “bildirimi zorunlu” kılınmıştır.
6. “Hecuba ona ne, o Hecuba'ya ne?" sözü, William Shakespeare'in ünlü Hamlet oyununda geçen ve ana karakter Hamlet'in kendi eylemsizliğini ve çaresizliğini eleştirdiği meşhur bir tiradın parçasıdır. Hecuba (Hekabe) Truva Savaşı'nda her şeyini kaybeden, kocasını ve çocuklarını yitiren efsanevi Truva Kraliçesi'dir.
7. Amerikan Tabipleri Birliği – American Medical Association kastediliyor.
8. Tıp eğitiminde halk sağlığı alanında erken uzmanlaşmayı seçen hekimler kastediliyor.
9. Kökeni Almanca "leiten" (yönlendirmek) ve "motiv" (motif) kelimelerinden gelen leitmotif sözcüğü burada “ana tema” anlamında kullanılıyor.
10. Gastroturist, bir destinasyona özgü geleneksel lezzetleri tatmak, yerel mutfak kültürünü, üretim süreçlerini öğrenmek ve yeme-içme odaklı etkinliklere katılmak amacıyla seyahat eden kişidir. Burada turist anlamında kullanılıyor.
11. Deyimin hekimler için uyarlanmış hali: Doktor, doktorun en büyük kurdudur.
12. Sovyetler Birliği’nde bir hekimin devlet hizmetinde görev almamak şartıyla, özel muayenehane açarak kendi hesabına serbest çalışması hiçbir zaman yasaklanmamıştır. Ancak bu alanda oldukça caydırıcı vergilendirme uygulanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder